Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları

Bu dergideki yayınlar

5 →
  • MakaleAçık Erişim2024Scopus SJRQ3
    Narcissistic Character Analysis in Nardaniye Hanım Tale; [Nardaniye Hanım Masalında Narsisistik Karakter Analizi]

    Kaval, Yılmaz

    Since the earliest times in history, human beings have had the opportunity to express themselves by synthesizing the world of imagination and reality through folk narratives. Fairy tales hold an important place among these narratives. Besides providing valuable insights into the cultural memory of their originating societies, fairy tales offer a window into the psychological layers of those societies. The actions of fairy tale heroes within the narrative grant us access to their inner worlds, unconscious thoughts, and characteristics, thereby enriching our understanding of them. In this regard, one recurring personality type among fairy tale characters is the narcissistic personality. The narcissistic (self-loving) pattern involves seeing oneself as superior to others, often accompanied by an inflated ego. When examining the tale of Nardaniye Hanım, compiled by Pertev Naili Boratav, from a psychoanalytical perspective, one can observe the representation of narcissistic traits in the stepmother character. In this study, in the context of Psychoanalytic folklore theory and fairy tale genre, I analyzed the narcissistic character of the stepmother character in the fairy tale of Nardaniye Hanım. In the tale, the stepmother, who obsesses over her own appearance, is depicted as dependent on external praise. When her expectations are not met, her magnificent ego gives way to a darker personality, leading her to negatively impact the lives of other characters and commit various evil deeds against them.

    AtıfOpenAlex2TR Dizin1
    ScopusWeb of ScienceTR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2021Scopus SJRQ2
    The Negative Perception of the Bektashi and the Kizilbash/Alevis in Literature from Nur Baba to Bektasi Kiz (1913-1945)

    Çakmak, Yalcin

    The Kizilbash/Alevi and Bektashi have been subject to various negative criticisms due to their beliefs outside Sunnism, the official belief system since the sixteenth century. It has been seen that the members of the two groups, whose social bases and beliefs mostly overlap, have faced several accusations because of their exclusive rituals. On that sense, this case came to be a subject matter in Ottoman official documents as well as in the texts written by the Westerners who were active in Ottoman territories. Sexual ones are foregrounded among the accusations that they were subject to owing to this exclusive structure of the Bektashi and the Kizilbash/Alevi communities. This perception of the communities in question came to be a mystery in accord with doubts put into circulation by Sunni communities especially. The growing interest of the society in this mystery were to be a subject matter of both the Ottoman literature and the literature of the Republic. Nur Baba penned by Yakup Kadri Karaosmanoglu in serials in 1913 and published into a book in 1922 was the first work upon this subject. The repercussions Nur Baba had and its content became an inspiration to following works by others. The opposition to the Bektashi and the Kizilbash/Alevi was employed in common and distinct works by Omer Seyfeddin, Peyami Safa (Server Becli) and Niyazi Ahmet Banoglu in the following years. This paper intends to chronologically study and analyse the portrayal of the Kizilbash/Alevi and the Bektashi in relation to the continuation of the negative perception in literature, starting with Nur Baba, , in Harem, Pamuk Ipligi and Bir Genc Kiz Bektasiler Arasinda and Bektasi Kiz, from the late Ottoman period to the midst of the Republic period except for Sadri Ertem's cikriklar Durunca novel.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
    AtıfOpenAlex4TR Dizin4
    Web of ScienceTR Dizinİncele
  • MakaleYalnız künye2013
    Kriminoloji teorileri ile Beyoğlu Rapsodisi'ne dokunuş

    Demir, Murat Cem

    Bu çalışmada, suç sosyolojine ait üç kuramın temel varsayımları dikkate alınarak, çağdaş Türk Edebiyatının başarılı yazarlarından Ahmet Ümitin Beyoğlu Rapsodisi adlı kitabı incelenecektir. Burada kitabın edebi bir eleştirisi yapılmayacaktır daha doğrusu bir eleştiriye gidilmeyecektir. Amaçlanan, metnin içinde bulundurduğu zengin materyalin, kuramlarca didiklenmesi, kuramlara referans oluşturmasıdır. Aslında, metinde anlatılanların, sahanın temsili olarak düşünülmesi ve kuramlarla açıklanmaya çalışılması, bir biçimde kurgu ile gerçekliğin özdeşleştirmesidir. Sıkıntıları içinde barındıran bu süreç, sosyal düzensizlik, anomi ve gelişimsel kriminolojinin kavramları ile aydınlatılmaya çalışılacak, kitaptaki olaylar bu kuramlarla anlamlandırılacaktır. Bu kuramlardan ilki, toplumsal düzensizlik adıyla anılır.Bu kuram, şehri bir ekosistem olarak düşünüp, Darwinin, vahşi yaşam nosyonunu kentintoplumsal örüntüsünü açıklamakta kullanmıştır. Göç, yoksulluk, marjinalleşme ve suç, şehir yaşamının fenomenleridir. Beyoğlu çevresi ve orada yaşanılanlar bu kuramın kavram setleri ile anlaşılmaya çalışılmıştır. İkinci kuramımız ise gelişimsel kriminoloji teorisidir. Bu kuram failin yaşam pratiği ile suça bulaşma anı arasında dönemsel bir ilişki olduğunu iddia eder. Yaş değişkeni ile suç ve suç türleri arasında kurulan bu ilişki, romana uyarlanarak, cinayet faillerinden birisinin yaşam kesiti anlaşılmaya çalışılmıştır. Son olarak ise suç ve sapmayı açıklamada anomi teorisine başvurduk. Anomi teorisi engellenme, gerilim ve baskı sonucu, bireylerin hedeflerine ulaşmada nasıl suç ve sapmaya meylettiklerini anlamaya çalışır. Bu kuramı, kurgunun iki farklı kişiliğini resmetmek için kullandık.

  • MakaleYalnız künye2013
    Mülksüzleşme süreci bağlamında bir köy monografisi

    Gün, Servet

    Askeri bir stratejinin uzantısı olarak alanda hâkimiyeti sağlamak amacıyla gündeme ge- tirilen ve ağırlıkla 1990’ların ortalarında uygulanan yeniden iskân politikası, bir milyonun üzerinde insanın zorla yerlerinden edilmesine neden olmuş yakın tarihimizin önemli “toplu sürgün” olaylarından biridir. Binlerce aile plansız, çoğunlukla birkaç gün içinde ve zorla büyük kentlere göç ettirilmiştir. Köylerinden zorla göç ettirilenlerle ilgili çalışmalar bugüne kadar ağırlıklı olarak mese- leye “Kürt sorunu” bağlamında yaklaşmışlardır. Meselenin “Kürt Sorunu” gibi etno-politik bir boyutunun olmasının yanında; göç-mülksüzleşme ve proleterleşme bağlamında belirgin bir de “sınıf boyutu” vardır. Bu boyut bugüne kadar çok fazla öne çıkarılmamış ve incelen- memiştir. Bu temel gerekçeyle, çalışma, 25 yıldır süren “iç savaş”tan kaynaklanan ve köyle- rinden zorla göç ettirilen köylülerin mülksüzleşme ve proleterleşme süreçlerini aydınlatmak üzere bir köy araştırmasına dayanmaktadır. Araştırmayla, “kent yoksulluğu” olarak ifade edilen olgunun bugünkü aritmetiğinde 1990’ların mülksüzleştirme uygulamalarının etkisi ile kent yoksullarının toplumsal kimliği sorularına yanıtlar aranmaktadır. Sonuç olarak, elimizdeki çalışma her ne kadar 90’ların orta- larında uygulanan yeniden iskân politikası sonucu Tunceli’nin merkez köylerinden biri olan Müşkirek Köyü’nün mülksüzleşmesine ve yoksullaşmasına özel olarak ışık tutuyorsa da; genel olarak bahsedilen dönemin politikaları sonucu yerlerinden edilen milyonların sınıfsal dönüşümleri hakkında da fikir üretmektedir. Açık uçlu sorulardan oluşan ve nitel görüşme tekniği kullanılıp alanın bilgisine müracaat edilerek gerçekleştirilen çalışmamız, “kent yok- sulluğu” olarak kristalize olan sorunun çözümüne dair bir iki öneri sunmaktan da doğaldır ki imtina etmemektedir.

    AtıfTR Dizin1
    TR Dizinİncele
  • MakaleYalnız künye2013
    Toplumun kadın şaire bakışı

    Yesilyurt, Turkan

    Türk ve dünya şiirinde kadın şairler dünden bugüne süren edebiyat yolculuklarında farklı engellerle karşılaşmışlardır. Kadınlara dolayısıyla kadın şairlere üniversitelerin kapıları uzun süre açılmamıştır. Virginia Woolf, kadınların üniversite eğitimi görememelerini eleştirir. İnas Darülfünûnunun (Kadınlar Üniversitesi) ilk mezunlarından birisi olan kadın şairlerimizden Şükûfe Nihal da evliliğin devamına engel teşkil ettiği gerekçesiyle Darülfünuna kaydı yapılmadığından ilk eşinden ayrılmıştır. Üst sınıfa mensup Şükûfe Nihali n tersine yoksul bir evde doğan Yaşar Nezihe ise eğitim hayatını ancak bir yıl sürdürebilmiştir. Okul çağına geldiğinde okumasına izin vermeyen babasından gizli olarak okula devam etmiş; ancak bu durumu öğrenen babası kendisini evden kovmuştur. Ahmet Rasim okuyan kadınlara, toplumda, şüpheyle bakıldığını ifade eder. Kuşkusuz okuma-yazması istenmeyen kadınların şiir yazması hiç hoş görülmeyecektir. Trabzonlu Şair Fıtnat Hanımın ilk eşinin kendisini şiir yazmayı yasakladığından yakınır. Leylâ Hanımın şair Feride Hanımla ilgili bir hatırası şiir ve edebiyatla ilgili kadınları yalnız bazı erkekler değil aynı zamanda bazı kadınlar da yadırgadığını gösteren örneklerden biridir. Ne okuması ne de yazması tercih edilen kadınlar aşkı yazmaya kalkınca tehlikeli bir alana girmiş olacaklardır. Gerçekten de aşk konusunda yazan kadın şairler; aile, akraba ve edebiyat çevrelerinin tepkilerine maruz kalmışlardır. Aile ve edebiyat çevrelerinin kadın üzerinde oluşturduğu baskı sebebiyle kadınlar aşk üzerine yazarken dış sansürden daha önce oto sansürleriyle baş etmek zorunda kalmışlardır. Trabzonlu Fıtnat Hanım, şair kadınların aşklarını söylemekten çekindiklerini ifade eder. Kamuoyunun tesirini acı bir biçimde yaşayan şairlerden biri de İranlı şair Furûğ Ferruhzadtır. Bir şiiri yüzünden çıkan dedikodu nedeniyle babaevini terk etmek zorunda kalmıştır. Necati Bey, kendisine nazire yazan Mihri Hatunu edepsizlikle itham etmiştir. Gerçekten de kadın şairler daha baştan erkek edebiyatçılar tarafından görülmek istenmez. Ahmet Rasim de Mihrünnisa Hanımın bir şiirini okuduğunda bu şiiri bir kadının yazmış olabileceğini kabul etmek istemediğini itiraf eder. Ellen Moers edebî hayatın alışverişlerinin edebiyatı nasıl beslediğini, bu alışverişin dışında bırakılan İngiliz ve Amerikan kadın edebiyatçıların nasıl acı çektiklerini dile getirir. İngiltere ve ABDnin tersine XVII. yüzyıla kadar Fransada kadın edebiyat ve toplum yaşamında bir geleneğe yaslanmıştır. Buna rağmen Moliere de Gülünç Kibarlar adlı eserinde bir kadın edebiyat çevresini yergi konusu yapmıştır. Bütün engellere rağmen yazmaktan vazgeçmeyen kadın şairlerin çoğu ise hak ettikleri ilgiyi görememiş; gerektiği gibi değerlendirilmemiştir. Şair Şeref Hanım kadın şairlere yapılan haksızlığı şiirlerinde gözler önüne sermiştir. Aslında sorun kadın ya da erkek değil, şair olmak merkezinde toplanmalıdır. Kuşkusuz bütün ayrımcı yaklaşımlara karşı durmak gerekir. Ancak, kadınların başka alanlarda olduğu gibi şiir dünyasında da açık veya gizli bir biçimde engellendiği tarihsel bir gerçektir.

Tam Kayıt
AlanDeğerDil
creativeworkseries.issn1300-7491
dc.date.accessioned2026-10-28T14:54:20.254520997Z
dc.date.available2026-10-28T14:54:20.254520997Z
dc.identifier.urihttps://rdlopen.rawdatalibrary.net/r/munzur/1560
dc.publisherCyprus International University
dc.rightsinfo:eu-repo/semantics/openAccess
dc.titleFolklor/Edebiyat