Yazarlar

  • MakaleYalnız künye2025
    Tarihsel Anlayışın Diyalektik Dokusu: Çağdaş Hermenötikte Collıngwood’un Soru Ve Cevap Mantığı

    Özpolat, Gürhan; Tural, Ali Can

    Robin George Collingwood, tarihsel bilginin dinamik ve öznel doğasını kabul ederek, doğa bilimlerinden farklı bir tarihsel metodolojinin gerekliliğini vurgulamıştır. Onun felsefesi, tüm insanlık tarihinin temelde insan düşüncesinin ve öz farkındalığının tarihi olduğunu ileri sürer. Collingwood, tarihsel aktörlerin düşüncelerini ve niyetlerini yakalama çabasında, geçmiş olayların “dışı” ve “içi” arasında ayrım yapar. Ona göre, tarihçinin rolü sadece olayları kaydetmenin ötesine geçer; ilgili soruları formüle ederek geçmiş düşünceleri zihinsel olarak yeniden canlandırmayı içerir. Bu makale, Collingwood'un felsefesinin tarihsel kavrayış üzerindeki derin etkisini, özellikle de “soru ve cevap mantığı” olarak bilinen yaklaşımı aracılığıyla incelemektedir. Bu yöntem, tarihsel anlayışın temeli olarak sorular ve cevaplar arasındaki etkileşimin altını çizmektedir. Soru ve cevap mantığı, önermeler ve sorular arasındaki karmaşık bağı vurgulayarak geleneksel mantığa meydan okur ve böylece tarihsel sorgulamada anlam, hakikat ve anlayışı yeniden tanımlar. Ayrıca makale, bu yaklaşımı hermenötik gelenek içerisinde analiz ederek, anlamanın süregelen ve sonsuz doğasını ele almaktadır. Heidegger'in döngüsel hermenötik anlayışıyla paralellikler kurarak, tarihsel yorumlamanın ve tarihsel anlam arayışının dinamik, diyalektik ve diyalojik doğasını vurgulamaktadır. Özetle, bu çalışma Collingwood'un çağdaş hermenötik üzerindeki etkisini incelemekte ve tarihsel yorumlama ve insan anlayışında soru ve cevap mantığının geçerliliğini yeniden teyit etmektedir.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Görünmeyeni görmek: âşık veysel’in şiirlerinde fenomenoloji

    Ekici, Muhammet Faruk

    Âşık Veysel’in şiirleri fenomenolojik açıdan incelendiğinde bu şiirlerde insan varoluşunun özünü anlamlandırma ve sorgulama çabasının varlığı görülmektedir. Bu makalede, Âşık Veysel’in şiirleri fenomenolojik olarak analiz edilip insan varoluşunun anlamlandırılmasına yönelik detaylı bir okuma sunmak amaçlanmaktadır. “Uzun İnce Bir Yoldayım”, “Benim Sadık Yârim Kara Topraktır”, “Dostlar Beni Hatırlasın”, “Beni Hor Görme Kardeşim”, “Sen Bir Ceylan Olsan Ben de Bir Avcı”, “Dünyada Tükenmez Murat Var İmiş” ve “Bu Dünyayı Kuran Mimar” şiirleri; varoluş, ölüm, zaman, doğa ve öz gibi temalar çerçevesinde incelenmiştir. Çalışmada Edmund Husserl ve Maurice Merleau-Ponty’nin fenomenoloji kuramları temel alınarak betimleyici ve yorumlayıcı analiz yöntemleri kullanılmıştır. Bu şiirlerde bilinç, geçicilik, yönelimsellik, öznelerarasılık ve beden-fenomen ilişkisi çerçevesinde çözümlemeler yapılmıştır. Ayrıca bireyin yaşamla, ölümle ve toplumla kurduğu ilişki fenomenolojik açıdan yorumlanmıştır. Sonuç olarak Âşık Veysel’in şiirlerinin bireysel deneyim ile kolektif bilinç arasında bir köprü kurduğu; bireyin yaşam, ölüm, doğa ve toplum ile ilişkisini aydınlatmada önemli bir işleve hizmet ettiği görülmüştür. Bu çalışma, halk edebiyatı ürünlerinin çağdaş düşünce sistemleriyle nasıl analiz edilebileceğine dair özgün bir örnek teşkil etmekte ve halk bilimi alanında fenomenolojik yönteme dayalı incelemelere katkı sağlamayı hedeflemektedir.

    AtıfOpenAlex1
    TR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2025
    Alevi-Bektaşi Şiirinde Zıtlıkların Birliği: İman ve İnançsızlık

    Ekici, Muhammet Faruk

    İslam’da birbirine karşıt anlamları ifade eden küfür ve iman kavramları, Alevi-Bektaşi şiirinde bir bütünün parçaları olarak değerlendirilmiştir. Öyle ki bu şiirlerde küfrün imana dönüştüğünü bile görmek mümkündür. Bu çalışmanın amacı, Alevi-Bektaşi şiir geleneğinde “küfrün iman olması” paradoksunun tasavvufi, kültürel ve edebî boyutlarını analiz etmektir. Makalede, Alevi-Bektaşi şiirinde “küfrün imana dönüşmesi” konusu tasavvufi, kültürel ve edebî yönleriyle ele alınmıştır. Bu çerçevede, küfür ve iman kavramlarına yeni anlamların nasıl kazandırıldığı tasavvufi düşüncenin temel kavramları olan vahdet-i vücut, zıtların birliği ve batıni yorum geleneği çerçevesinde açıklanmıştır. Alevi-Bektaşi şiirinde küfrün imana dönüşmesi Şah Hatayi, Nesimi, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal ve Virani gibi Alevi-Bektaşi şairlerinin şiirleri üzerinde gösterilmiştir. Çalışmada, literatür taraması yöntemi kullanılarak küfür ve iman kavramlarının geçtiği şiirler tespit edilmiştir. İslami gelenekteki küfür ve iman ayrımı, tasavvufta bu kavramların nasıl bütünleştiği ve Alevi-Bektaşi şiirinde nasıl yorumlandığı karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Değerlendirmeler, klasik İslam düşüncesi ve tasavvufun temel öğretileri çerçevesinde yapılmıştır. Araştırma sonucunda, Alevi-Bektaşi şiirinde küfrün iman olması konusunun bireyin içsel dönüşümünü ve hakikate ulaşma sürecini simgelediği görülmüştür. Bu yaklaşım, inancın dışsal ritüellerden öte derin bir manevi yolculukla tamamlandığını göstermektedir. Çalışma, Alevi-Bektaşi şiirindeki derin tasavvufi yapıyı keşfedip anlamaya katkı sağlamayı; halk bilimine ve tasavvufa dair bilimsel çalışmalar için yeni perspektifler kazandırmayı da amaçlamaktadır.

  • MakaleYalnız künye2025
    Fenomenolojik Açıdan Bamsı Beyrek’in Serüveni

    Ekici, Muhammet Faruk

    Dede Korkut Kitabı’nda yer alan ve Türk edebiyatının en önemli anlatılarından biri olan Bamsı Beyrek Hikâyesi, bireyin varoluşsal yolculuğunu ve içsel dönüşümlerini anlatmasıyla dikkat çekmektedir. Bu makalede, Bamsı Beyrek Hikâyesi fenomenolojik bağlamda ele alınarak kahramanın bilincinde yaşadığı deneyimlerin bir analizinin yapılması amaçlanmaktadır. Fenomenoloji, bireyin yaşadığı olayları nasıl deneyimlediğini ve bu deneyimlerin onun bilincinde nasıl yapılandığını inceleyen bir felsefi yaklaşımdır. Bamsı Beyrek’in hikâyesi, kahramanın kendini ve dünyayı algılama biçimini anlamak açısından zengin bir metin olarak karşımıza çıkmaktadır. Hikâye; kahramanlık ve varoluşsal deneyim, aşk ve bağlılık, ölüm ve varoluş kaygısı, toplumsal yapı ve kimlik, zaman ve bekleyiş, kader ile irade şeklinde altı temel başlık altında incelenmiştir. Kahramanlık ve varoluşsal deneyim bölümünde, Bamsı Beyrek’in zorluklarla karşılaştığı her an, onun varoluşsal farkındalığını artıran bir deneyim olarak ele alınmıştır. Aşk ve bağlılıkla ilgili bölümde, bireyin kendini ve dünyayı anlamlandırma sürecinde aşkın ve sadakatin önemli bir rol oynadığı vurgulanmıştır. Beyrek’in Banu Çiçek’e olan aşkı, onun varoluşsal bütünlüğünü tamamlamasına katkı sağlamıştır. Ölüm ve varoluş kaygısı şeklindeki bölümde, bireyin yaşamını ve yaşamın anlamını sorgulaması yönündeki deneyimleri ele alınmıştır. Toplumsal yapı ve kimlik bölümünde ise, kahramanın toplumsal ilişkileri ve sorumlulukları çerçevesinde onun kimlik kazanma süreci analiz edilmiştir. Zaman ve bekleyiş bölümünde, esaret dönemi ve bu süre zarfında yaşanan bekleyişle birlikte bireyin zamanı nasıl deneyimlediği değerlendirilmiştir. Son olarak kader ve irade ile ilgili bölümde, Beyrek’in tercihlerinin onun yaşamındaki sonuçları nasıl şekillendirdiğine değinilmiştir. Bu çalışmada Bamsı Beyrek’in bireysel ve toplumsal kimliğini nasıl oluşturduğu, fenomenolojik çerçevede aşk, kahramanlık ve ölüm temaları aracılığıyla incelenmiştir.

  • MakaleAçık Erişim2025
    İdeoloji Kavramının Spinoza’daki Kökenleri Üzerine Bir Deneme

    Palanci, Cihan

    Spinoza ideoloji kavramının yaratıcısı ya da isim babası değildir. Bununla birlikte o, kavram ortaya çıkmadan çok önce ideolojinin iktidarlar tarafından nasıl pratikleştirildiğini ayrıntılarıyla ortaya koymuştur. Makalenin temel sorunsalı da bu anlamıyla bu praksisin izini sürmektir. Etika’da Spinoza, insan ontolojisi üzerine bir serimleme yaparak onun bilişsel kudretinin eksiklikleri ile ilgili görüşlerini paylaşır. Spinozaya göre insanlar kozmosun düzeninin işleyişiyle ilgili eksik bir bilgiye sahiptirler ve bu eksik bilgi ile öncelikle gündelik yaşamlarının akışını gerekçelendirmeye çalışırlar. Onlar olayların nedenselliklerini tersinir bir biçimde inşa edip ereğe dönüşen şeyleri arzulamayı bu zincirlenişin merkezine koyarlar. Bu ereksellik yanılsaması bir süre sonra genelleşir ve insanda “olana gaye arama” güdüsünün biricik sebebi haline gelir. İnsan artık tüm evrenin merkezindedir ve etrafındaki her şey onun için yaratılmıştır. İnsan bununla da yetinmez ve kendi kudretini aşan, kendi suretinden bir Tanrı yaratır ve eksik kudretiyle anlam veremediği her şeyin sebebi olarak Tanrı’yı işaret eder. Sonuçta korku duygusuna eşlik eden tüm bu imgeselllikler iktidarlar için bulunmaz bir fırsattır. Spinoza bu aşamada özellikle Teolojik-Politik İnceleme eserinde ideolojik işleyişin tüm veçhelerini somutlar ve önümüze ideolojinin çok katmanlı bir haritasını koyar.

    AtıfOpenAlex1TR Dizin1
    TR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2025
    Nıetzsche felsefesinde müziğin statüsü: hastalık veya sağlık olarak müzik

    Karakas, Tahir

    Batı felsefesi tarihinde az sayıda filozof spesifik olarak müzik üzerine Nietzsche kadar kapsamlı analizler gerçekleştirmiştir. Gerek kişisel yaşamında gerekse de felsefi serüveninde, gençlik yıllarından itibaren müzik üzerine derinlikli ve devamlı bir şekilde düşünen Nietzsche, müziği felsefesinin bir uzantısı olarak değerlendirmiştir. Dolayısıyla, Nietzsche’nin müzik ile olan meşguliyeti ilk yarattığı izlenimin aksine, aslında klasik anlamda salt bir müzikal değerlendirme değildir. Alman filozof müziği, Batı kültürünün tarihsel bir soykütüksel tetkikini geliştirme hedefine yönelik olarak ilgi duyduğu bir felsefi etüt nesnesi olarak ele alır. Böylelikle, soykütüksel bakış açısından yaklaşıldığında, Nietzsche için müzik, verili bir kültürün kendisini, hastalık veya sağlık kıstaslarına göre ifşa ettiği kritik bir felsefi eylem sahasıdır. Özellikle döneminin büyük bestekârı Wagner’in müziğinin ne türden bir aksiyolojik karşılığa sahip olduğunu anlamaya çalışan Nietzsche, netice itibariyle Batı fikir dünyasında hâkim iki eğilimin varlığını tespit eder. Bunlardan biri, Wagner örneğinde olduğu gibi, dekadansın bir yansıması, yaşamı zayıf düşüren, değilleyici yaklaşımın dile gelmesi olarak düşünülürken, diğeri yaşama evet diyen, olumlayıcı değerlerin sözcülüğünü yapmak gibi bir niteliğe sahiptir. Bu müzikal gerilim aslında Batı değerler tarihinin hâkim geleneği olan idealizm ile Nietzsche’nin kendisini bir öncülü olarak tanımladığı geleceğin filozoflarının biçimlendireceği yeni değer sistemi arasında söz konusu olmaktadır.

  • MakaleAçık Erişim2024
    Heidegger Düşüncesinde Teoloji ve Yeni Tanrı

    Karakas, Sevim Ersahin

    Heidegger Batı düşüncesini oluşturan temelleri bize gösterirken aynı zamanda onun onto-teolojik kökenlerini de ortaya koyar. Bu çalışmamızda, Heidegger’in felsefe aracı olan destrüksiyonuyla felsefe ve teoloji arasında nasıl net bir ayrıma gittiğini, Batı metafiziğinin kökeninin onto-teolojik olduğu tespitine nasıl vardığını ve en nihayetinde de Alman filozofun anlayışında Varlık ve Tanrı’nın aynı şeyler olmadığını göstermeye çalacağız. Heidegger, Batı metafiziği ve Modernite eleştirisinin önemli ayaklarından birini oluşturan onto-teolojik köken analiziyle, “Dünya-Varlık hadisesinin” dile gelmesinde başat rol oynayan kutsallık ve Tanrı kavramlarını Hristiyanlık teolojisi dışında “başka” bir biçimde, yani Tanrı kavramını “Dünya-Varlık hadisesini” veren ögelerden biri olarak ortaya koyar. Dolayısıyla bu çalışma, Heidegger’in Tanrı kavramını nasıl zaman mefhumuyla ilişkilendirdiğini ortaya koymaya çalışır.

  • DerlemeAçık Erişim2024
    Hakikatin Anlamı

    Karakas, Tahir

    Öz William James’in Hakikatin Anlamı başlıklı eserinin Türkçe tercümesinin orijinalinin yayımlanmasından yüz küsur yıl sonra Türkçeye kazandırılması, felsefi düşüncesi sıklıkla yüzeysel ve kaba bir pragmatizme indirgenip yanlış anlaşılan bu zengin ve çok yönlü filozofun gerçek manada keşfedilmesine şüphesiz önemli bir katkı niteliği taşımaktadır. Pragmatizm kavramı etrafında kristalize olan Amerikan felsefi düşüncesinin evrimini izleyebilmek için oldukça kritik bir aşamayı teşkil eden bu çalışma, öncelikli olarak James’in Hakikatin Anlamı’ndan iki yıl önce yayımladığı Pragmatizm’in yol açtığı yanlış ve eksik anlamaları gidermek ve bu haliyle, James’in kendi kanaatine göre, bir felsefi ekol olarak pragmatizmi muhakkak bekleyen muzaffer istikbalin mühim bir adımı olarak tasarlanmıştır. James, ortaya çıkan eleştirileri cevaplamaya çalışırken pek çok noktada Pragmatizm’de ifade dilen düşünceleri tekrarlamayı göze alır ve aynı anda da felsefeye yönelmeden önce yürütmüş olduğu psikoloji araştırmalarının kendisine miras bıraktığı tezlerden ara vermeksizin istifade etmeye devam eder. Dolayısıyla Hakikatin Anlamı, bir yandan genel olarak Amerikan felsefesinin önemli bir aşamasını; diğer yandan da, daha spesifik olarak, James’in felsefi evrimini, pragmatizme doğru yol alırken, psikolojik arka planından itibaren kendi iç dönüşümleri ile birlikte anlama imkânını okuyucusuna sunar.

  • Yüksek Lisans TeziAçık Erişim2022
    Platon'un Devlet, Devlet Adamı ve Yasalar diyaloglarında politik realizmin yeri

    Burak Alperen Bahçeci

    Bu çalışmanın amacı Platon'un Politeia (Devlet), Politikos (Devlet Adamı) ve Nomoi (Yasalar) eserlerinde adaletin nasıl ele alındığı ve reel politik açıdan nasıl kuşatıldığının tespitine yöneliktir. Çalışmamızda, ideal devletin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin, gerçekleşemezse ne yapılması gerektiğinin, buna bağlı olarak Platon'da adaletin nasıl algılanması gerektiğinin, bahse konu eserlerde çelişkili ve kaotik benzer durumların olup olmadığının tespitleri yapıldı. Adalet güçlünün işine gelen midir? sorusu etrafında şekillendirdiğimiz çalışmamız, adaletin bir neden sonuç ilişkisine bağlı olup olmadığı, herhangi bir şart ve durumda değişiklik gösterip göstermediğinin tespitine yöneliktir. Yönetim ve adaletin temel ilkesi, ideal devlet özelinde yöneten yönetilen ilişkileri, yöneticinin seçilebilirliğinde kura, liyakat ya da ehliyetin bir kıstas olup olmadığı, bahse konu devletlerde organizmacı devlet anlayışı, yönetici ve konsey ilişkileri, ideal devlet ya da ikinci en iyi devletin bir devrimin ürünü olup olmadığı, yöneticinin meşruiyetinin olup olmadığı ve rüştünü nasıl ispat etmesi gerektiği, bahse konu devletlerin yozlaşmaya mahkûm olup olmadığı, Platon'un ortaya koyduğu devlet sistemlerinin hayal ürünü olup olmadığı, Politeia, Politikos ve Nomoi eserlerinin bütününü dikkate alınarak incelendi. Metinlerde değindiğimiz konuların hedefi, bireyleri görünür olanın tuzağından görünmeyenin vehminden kurtarmaktır. Bunlardan kurtulabilen kişiyi, adaletin işaret edilebilir hali olarak tanıttık. Çünkü bu rehber görünür dünyanın tuzak ve prangalarından philosophia faaliyetinin sonlanması ile kurtulmuş, görünmeyen dünyanın yığınlarca anlaşılamayan şifrelerini yorumlayarak anlaşılabilir kılmıştır. Çalışmamızda bahse konu rehberin, bu yeteneğiyle bütün bir kaotik hali ahenge kavuşturacağının tespitine vardık. Çalışmamızda, dramatik yaklaşımla birlikte platonik jestlere dikkat ederek, Platon'un değişim, dönüşüm ya da bir evrimini değil aksine değişik sorunlara yönelik farklı çözümler ürettiğini çıkarsadık. Çalışmamız Platon'un ileri sürdüğü ideal ve ikinci en iyi devlet sistemlerini kimin, nasıl ve hangi şartlar altında uygulanabilir kılacağını ortaya koyması, Politeia, Politikos ve Nomoi eserlerinin birlikte incelenmesi açısından önemlidir. Bahse konu üç eser, birlikte değerlendirilip reel politik açıdan nasıl ele alındığı ve bir dönüşüm geçirip geçirmediği, eğer bir dönüşüm var ise nasıl değerlendirilmesi gerektiği açısından da önem arz etmektedir.

  • MakaleAçık Erişim2022
    The Process of Individuation in William Golding’s The Inheritors: Affect and the Encounter with ‘the Other’

    Dede, Demet Karabulut

    This article traces the transmission of affect between the Neanderthals and Homo sapiens in William Golding’s The Inheritors which begins the process of individuation in the Neanderthal characters, Lok and Fa. Focusing in particular on the encounter with ‘the other’, I elucidate how mediation of affect between these groups turns the crisis of encounter into a debate about the innocence and fall of human beings, and about how historical continuities are transmitted through silences, gaps, and omissions of some people or some thoughts.

  • MakaleYalnız künye2021
    Teoriyi Batı ve Batı-Dışı Ayrımının Ötesinde Düşünmek: Küresel Uluslararası İlişkiler Fikri Üzerine Eleştirel Bir İnceleme

    Gökcan, Özkan

    Bu makale, 2014 yılında Amitav Acharya tarafından gündeme getirilmiş olan Küresel Uluslararası İlişkiler fikrini, Uluslararası İlişkiler teorileri bağlamında analiz etmektedir. Küresel Uluslararası İlişkiler fikri, disiplininin daha kapsayıcı, çoğulcu ve gerçek manada evrensel bir hale gelebilmesi için Batı/Batı-dışı, Kuzey/Küresel Güney, Batı/Batı Sonrası, Batı/Geriye Kalan gibi ikiliklerin aşılabildiği bir teorik birikimin inşa edilmesi gerektiğini varsaymaktadır. Ancak bu makalede de iddia edildiği gibi özellikle disiplinin mevcut durumu ve Küresel Uluslararası İlişkiler fikrinin daha emekleme aşamasında olan bir fikir olduğu göz önünde bulundurulduğunda bunu başarmak kısa vadede oldukça zordur. Küresel Uluslararası İlişkiler fikri, teoriye evrensel nitelik ve birikim kazandıracak bir çerçeve çizmede başarılı olmasına rağmen pratikte hayata geçirilmesini engelleyen birçok zorluk ile karşı karşıyadır. Bu makalede, öncelikle Küresel Uluslararası İlişkiler fikrine giden yolun taşlarını döşeyen Batı/Batı-dışı teori tartışmasının seyri iki ayrı bölümde ele alınmaktadır. Ardından gelen iki bölümde sırasıyla Küresel Uluslararası İlişkiler fikrinin temel varsayımları ve pratikte uygulanabilirliği eleştirel bir analize tabi tutulmaktadır. Son olarak ise Küresel Uluslararası İlişkiler fikrinin gelişimine katkı sunacağı düşünülen tavsiyelerin yer aldığı genel bir değerlendirme ile makale sonlandırılmaktadır.

    AtıfTR Dizin1
    TR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2021
    Mutlak Ön Kabullerin Bilimi Olarak Metafizik: R. G. Collingwood

    Uygun, Bahtiyar

    R. G. Collingwood, metafiziği reddetmenin moda olduğu Çağdaş Felsefede, Aristoteles’e dönerek metafiziği yeniden yorumlamanın imkânını soruşturur. Bu soruşturma bağlamında metafizik, her türlü bilimsel ve entelektüel etkinliğin temelini oluşturan mutlak ön kabullerin bilimidir. Mutlak ön kabul, bir dönemin paradigmasıdır. Mutlak ön kabul, doğruluğu sorgulanamayan fakat doğruluk ölçütünün mantıksal yeterliliğidir. Collingwood’a göre mutlak ön kabuller tarihseldir ve onu analiz edecek olan metafiziğin de tarihsel olması gerekir. Tarihsel bir etkinlik olarak metafiziğin yöntemi de soru-yanıt mantığıdır. Metafizik, soru-yanıt mantığıyla mutlak ön kabulleri analiz eden evrensel bir bilimdir. Öte yandan metafizik, disiplinler-arası ilişkinin kurulmasında merkezi öneme sahiptir. Bu ilişki her alanın kendi mutlak ön kabulleri arasında kurulacağından metafizik etkinlik temeldir.

  • MakaleYalnız künye2020
    Heidegger Düşüncesinde Teknikleşmiş Hayvan Olarak Modern İnsan

    Karakas, Sevim Ersahin

    Günümüz dünyasının tanımlayıcı dinamiklerinden biri olan teknik, felsefi bir anlamda değerlendirildiğinde oldukça zengin bir düşünüş sahası sunar. Batı felsefesi tarihinde teknik fenomeni üzerine sistematik ve kapsamlı bir düşünce geliştiren ilk filozof olan Martin Heidegger’in çalışmaları bu alandaki en temel felsefi referanslardan biri olma niteliğindedir. Dünyamızın içinde olduğu ve etkilerini gün geçtikçe daha yoğun bir biçimde hissettiği ekolojik kriz çağında Heidegger’in tekniğin doğası üzerine olan düşünc-esini incelemek vaatkâr bir girişim olarak görünmektedir. Geliştirmiş olduğu Batı metafiziği ve modernite eleştirisiyle Heidegger düşüncesinin, hararetle yürütülmekte olan ekolojizm ve ekoloji politik tartışmaları için vazgeçilmez ve istisnai zenginlikte bir kaynak niteliğinde olduğunu söylemek mümkündür. Batı felsefesinin bütün olasılıklarını tükettiği ve felsefenin nihayetine erdiği tespitinde bulunan Heidegger, düşüncenin yeni bir başlangıç yapması gerektiğinin altını çizer. Hesaplayan teknik akıl içinde büyük bir hammadde stokuna dönüştürülmüş olan doğanın suskunluğuna kulak verecek olan asıl düşüncenin dili poetik ol-malıdır. Heidegger’e göre burada söz konusu olan şey, doğanın ve düşüncenin, tekniğin yok edici mantığından kurtarılmasıdır.

    AtıfTR Dizin1
    TR Dizinİncele
  • DerlemeYalnız künye2019
    Dinsel Deneyimin Çeşitleri

    Karakaş, Tahir

    Pragmatizmin öncü filozoflarından biri olan William James’in Dinsel Deneyimin Çeşitleri: İnsan DoğasıÜzerine Bir İnceleme başlıklı çalışmasının Türkçe tercümesi, Amerikalı filozofun düşünsel evriminin enönemli dönemeçlerinden birini keşfetmek isteyen okuyucular için iyi bir fırsat sunuyor. James, 1902 yılındayayımladığı bu çalışma ile bir yandan dinsel fenomenleri psikolojik ve felsefi bir perspektiften incelerken diğeryandan da, ele aldığı konuları somut, gerçek deneyimlere başvurarak anlamaya çalışmaktadır. İnsani bir olguolarak dinsel deneyim sahasını anlamanın uygun yöntemi, James’e göre, teolojik olmaktan ziyade psikolojiktir.Metodolojik açıdan değerlendirildiğinde, James’in dinsel deneyimlere dair edindiği psikoloji temelli yaklaşım,dinsel incelemeler alanında önemli bir yenilik anlamına gelmektedir. Öte yandan, Dinsel DeneyiminÇeşitleri’ni önemli kılan bir diğer husus ise, James’in farklı alanlardan beslenerek geliştirmekte olduğupragmatizmin bu eser ile yeni bir düşünsel açılım yaşamasıdır. Pragmatizmin ruhuna uygun olarak, James,sürekli olarak dinsel dünyanın bireysel yaşamlarımızdaki pragmatik karşılığını bulmaya çalışmaktadır.

  • MakaleYalnız künye2018
    A Sociological Analysis of The Themes of Education, Religion and Science in Krzysztof Kieslowski’s Film “Dekalog - Jeden”

    Çobanoğlu, Yavuz

    This study is based upon a sociological analysis of the film Dekalog -Jeden by the Polish director Krzysztof Kieslowski. Especially in last years, there is an observable increase in the number of academic works on sociological elements in cinema. Furthermore, cinema as a depository of image and meaning, gradually moves toward the center of sociological curiosity. Therefore, social realities that are touched upon by subjects like education, religion and science that occur within this film, will be the main points of focus of this study. The subject of analysis of this article will also be interpreted in three stages: 1. An evaluation of the relation between image and meaning; reasons for preference of the method of discourse analysis in an analysis of cinema sociology and its analytical uses. 2. Certain basic characteristics of Krzysztof Kieslowski’s cinema and a preliminary analysis of the sociological themes in other films of the director. 3. An interpretation of the language and discourses in the film Dekalog - Jeden in the light of findings reached through selected themes, their comparative analysis and a brief discussion of certain findings in the conclusion.

    AtıfTR Dizin1
    TR Dizinİncele
  • MakaleYalnız künye2018
    Jenealojinin jenealojisi: insanca, pek insanca’dan iyinin ve kötünün ötesine’ye nietzsche felsefesinde jenealojik analize giden yol

    Karakaş, Tahir

    Nietzsche yorumculuğu tarihinde, özellikle Deleuze’ün 1960’larda Nietzscheüzerine olan önemli çalışmalarından itibaren Alman filozofun düşünceevrenine açılan vazgeçilmez kavramlarından biri olarak kabul gören“jenealoji”, oldukça ilginç bir şekilde Nietzsche’nin entelektüel yaşamının sonaşamasında, Ahlakın Soykütüğü Üstüne (1887) ile birlikte ortaya çıkar ve aynıçalışma ile ortadan kaybolur. Bu çalışmada Nietzsche’nin Ahlâkın SoykütügüÜstüne’den önceki dönemine ait metinlerine odaklanarak bu gizemli olduğukadar önemli olan kavramın hazırlanma aşamasını inceleyecek veNietzsche’nin düşüncesinde jenealojik yaklaşımın ne türden bir felsefi role sahipolduğunu serimlemeye çalışacağız. İlk bakışta felsefe dünyasına yabancıgörünen jenealoji kavramının Nietzsche’nin Batı felsefesini değerler sorunsalıetrafında yeniden biçimlendirme projesinin temel ayaklarından biri olduğunutartışacağız.

  • MakaleYalnız künye2017
    Technique as a philosophical problem in jacques ellul's thought

    Erşahin Karakaş, Sevim

    The aim of this article is, firstly, to expose Jacques Ellul's critique of technique through his concepts of "autonomy" and "system"; and secondly, to investigate the theological nature of French philosopher's critical approach. Ellul argues that the only way to get out of the vicious circle of technique, the main philosophical question of our time from his point of view, is to reestablish the feeling of the sacred in an authentic manner. Ellul's thought can be considered as one of the most important philosophical attempts to overcome the contemporary domination of technique.

  • MakaleYalnız künye2017
    Machiavelli’nin politik teorisindeki hümanist ahlak anlayışı

    Özel, Murat Eren

    Rönesans Felsefesi içerisinde yer alan ve 'insan'ı ya da başka bir ifadeyle 'insansal olan'ı merkeze alan çalışmalara Hümanizm düşüncesi adı verilmektedir. Machiavelli'nin insansal ve tarihsel olandan hareket eden politik öğretisi, İtalya'da başlayan ve bir parçası olduğu Rönesans ve Hümanizm düşüncesinin genel ilke ve eğilimleriyle uyum göstermektedir. Rönesans'ın tüm zenginliğiyle yaşandığı dönemde İtalya'da bulunan Machiavelli'nin, yeni bir çığır açan görüşlerini ortaya koyarken, birey olarak insandan ve onun kendi tutku ve çıkarları peşine koşan bir varlık tanımından hareket etmesi, kendisinin de içinde yer aldığı Hümanizm düşüncesinin, insanın birey olarak kendi yaşamını gerçekleştirme ve geliştirme gücüne sahip olduğu vurgusu ile örtüşüyordu. Machiavelli'nin politik öğretisinde 'erdem' anlayışı önemli bir yer işgal etmektedir ve bu yeni erdem anlayışından hareketle, onun öğretisinde etik bir kısmın varlığından da söz edilebilir. Onun ahlak anlayışı da, aynı politik teorisinde olduğu gibi, yaşadığı dönemin ruhuna uygun bir biçimde insansal olanı merkeze koyan, yani diğer bir ifadeyle, hümanist bir karakter göstermektedir. Machiavelli'nin ahlaka yaklaşımını, 'egemen' ve 'yurttaş'ın sahip olması gereken hümanist nitelikte erdemlerden hareketle düşünmemizin daha doğru bir yaklaşım olacağını söylenebilir. Çünkü Machiavelli politik öğretisinde önemli bir yer ayırdığı erdemler üzerine konuşurken, yönetici ile halkın sahip olması erdemler arasında bir ayrım yapıyor gibi görünmektedir. Bu makalede Machiavelli'nin politik öğretisinde yer alan erdemler öğretisini ve onun ahlak anlayışını ele alacağız

  • MakaleYalnız künye2017
    What is political realism and its philosophical origins

    Özel, Murat Eren

    Political realism is a theory of political philosophy that attends to explain, model, and prescribe political relations and it takes as its assumption that power is the primary end of political action. Thought of political realism in essence criticises to the political-ethical principles that might is right and represents a theory against the idealist political theories. Political realism has a long history, being evident in Thucydides’s Pelopennesian War and it was expanded on Machiavelli, and others such as Hobbes, Spinoza, Jean-Jacques Rousseau and some Marxist theoreticians followed. The beginning of political realism is Machiavelli when taken into account that considering politics by put political realities in the center, denying the utopian thoughts, to distinguish between moral ideals and political virtues, and to give more autonomy to distinctively political thought independent from moral and religion. Machiavellli brings forward that politics break away from its the all manner of relations with moral, religious and speculative and discusses it purely in the secular platform with reference to historicalempirical reality. Additionally, when considered that Machivaelli’s realist approach to politics and to endeavour to give autonomy to political thought, it could be said that he wants to take politics out from the field of values. Briefly, Machiavelli wants to move beyond the medieval culture and politics which is influenced by religion and religous morality, not secular and tries to understand and explain the cummunity with reference to amoral, non-religious and secular principles, and thus, he aims to cut off the determined bonds of politics from the moral and the religious Political realism is a theory of political philosophy that attends to explain, model, and prescribe political relations and it takes as its assumption that power is the primary end of political action. Thought of political realism in essence criticises to the political-ethical principles that might is right and represents a theory against the idealist political theories. Political realism has a long history, being evident in Thucydides’s Pelopennesian War and it was expanded on Machiavelli, and others such as Hobbes, Spinoza, Jean-Jacques Rousseau and some Marxist theoreticians followed. The followers of the political realism movement stress to distinguish between political moralism and political realism. According to the distinguish, there is a prior moral determination for politics in political moralism thoughts. When it is considered not only the utopian thinking but also all political theories stemming from moral ideals or precepts (including the philosophers of modern contractarion political philosophy and some utilitarian theorists), and they mostly focus moral theories rather than political ones. On the other side, political realism gives priority to political thoughts most particularly and involves the paradigms giving autonomy to political theory, by contrast with political moralism. And, the primary approaching of political realism to political does not mean amoral or immoral; on the contrary, it is underlined the standarts of proper assessment showing up within the political condisitions itself instead of the external moral perspectives or point of views, with its approaching. When politics is considered, it deals with political affairs or issues with reference to only reality of politics independent from all moral or religious precepts, or in other words, when it is removed the relations of essential between moral and politics with regard to the distinctions between political virtues and moral virtues in political thoughts, it makes possible to take a very important step in providing the autonomy of political sphere. Three philosophers are mentioned as the founders of political realism: Aristotle, Augustinus and Machiavelli. It is claimed that in their approaching to political subjects and problems for these philosophers, who are representing different periods and values in the history of political thought, could trace political realism movement. Aristotle is considered the first acknowledged philosopher of political realism, as a consequence for he deals with the knowledge of reality in three fundamental categories (theoritical, practical and productive knowledges) with a method which could consider “scientific, describes politics with reference of “practical wisdom (phronesis)” - differ from Plato who is his teacher- which is thought of as the act of practical reason that one of these categories, and takes in consideration and systemizes his political theory with a comprehensive knowledge of the reality only from the experience of “practical”. Augustinus describes man as the individual who has the will and responsibility to live in the political reality of the world and to pay the price for what he did on the day of judgement. That’s why, Augustinus’s individual is considered as a political subjects adopt and abide by the ruling and governing of a state in terms of living in a state; as a social beings associate with their own species who is by nature in a community, has emotions of love and affection for other members of the species humanity, and also a moral beings is responsible for their acting. Namely, his archetypal subject lives under and endures political reality. As a result of this, Augustinus’s realism is thought as a kind of passive realism in the context of his individualist teaching that he consider politics because of individiuals having the will and responsibility. After all, Machiavelli does not think of society and politics with moral princeples or priorities like Aristotle, nor does he think of social life as a purely religious view as a theologian like Augustinus. Frankly speaking, it can be said that Machiavelli is the “real” founder of political realism. The beginning of political realism is Machiavelli when it is taken into account that considering politics by put politica

  • MakaleYalnız künye2017
    The intellectual genealogy connecting stirner, nietzsche and foucault

    Özpolat, Gürhan

    In this paper, I shall discuss an unusual but unexplored relationship between Max Stirner (1806–1856), Friedrich Nietzsche (1844–1900) and Michel Foucault (1926–1984) with reference to the link from ‘the death of God’ to ‘the death of Man’. I will put forward that Hegel is present in the philosophy of these thinkers as the enemy and the startling similarities between these thinkers are because of post-Hegelian philosophy that drove them in the same direction.