Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları
Yazarlar
- Cuşa, Hasan(10)
- Akar, Yeliz(8)
- Uz, Özkan(6)
- Demirbağ, Abdulsamet(5)
- Öğütcü, Murat(5)
- Şentürk, Gamze(4)
- Akdemir, Fatma Şen(3)
- Demir, Ayşegül(3)
- Koç, Ali(3)
- Daimi, Cengiz(2)
- Ekici, Muhammet Faruk(2)
- Hamarat, Abdulkadir(2)
- Hotaman, İncihan(2)
- Kayaokay, Ilyas(2)
- Tosun, İbrahim(2)
- Akın, Hüsrev(1)
- Baykan, Pinar(1)
- Dede, Demet Karabulut(1)
- Demir, Murat Cem(1)
- Dikmen, Özge(1)
- Dogan, Pelin(1)
- Doğan Demir, Ayşegül(1)
- Erdem, Sevim(1)
- Gökcan, Özkan(1)
- Karabulut, Demet(1)
- Kaval, Yılmaz(1)
- Keneş Çoban, Hatice(1)
- Korkmaz, Ramazan(1)
- Korkut, Gizem(1)
- Nazik, Sitki(1)
- Olmez, Zühal(1)
- Ozek, Fatih(1)
- Yesilyurt, Turkan(1)
- Yeşilyurt, Türkan(1)
- Yildiz, Enes(1)
- Yıldırım, Onur(1)
- Yıldırım, Tunç(1)
- Öner, Haluk(1)
- Şeker, Melike(1)
Yayınlar
- Derleme MakaleAçık Erişim2026Fakir Baykurt, Talip Apaydın ve Mahmut Makal’ın Eserlerinde Köy ve Köy Enstitüsü Deneyiminin Sosyolojik Analizi
Baykan, Pinar
Bu çalışma, Köy Enstitüleri bağlamında köy ve köylü temsillerini sosyolojik bir perspektifle incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın temel problematiği, enstitü kökenli yazarların köyü nasıl anlamlandırdığı ve bu temsillerin Türkiye’nin toplumsal yapısına ilişkin ne tür çıkarımlar sunduğu sorusu etrafında şekillenmektedir. Bu doğrultuda Mahmut Makal, Fakir Baykurt ve Talip Apaydın’ın eserleri karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, söz konusu yazarların köyü romantize etmekten uzak, gerçekçi ve eleştirel bir bakışla ele aldıklarını göstermektedir. Makal köyün yoksulluk ve geri kalmışlık içindeki görünümünü doğrudan gözleme dayalı bir biçimde ortaya koyarken, Baykurt köyü sınıfsal ilişkiler, iktidar mekanizmaları ve direniş pratikleri üzerinden değerlendirmektedir. Apaydın ise köyü modernleşme ve makineleşme süreci bağlamında ele alarak dönüşüm dinamiklerine odaklanmaktadır. Bu farklı yaklaşımlar, köyün yalnızca mekânsal bir birim değil; toplumsal eşitsizliklerin, kültürel yapıların ve değişim süreçlerinin kesiştiği dinamik bir alan olduğunu ortaya koymaktadır. Sonuç olarak çalışma, Köy Enstitüsü kökenli yazarların eserlerinin, Türkiye’de kırsal toplumun sosyolojik çözümlemesine önemli katkılar sunduğunu ve köy gerçekliğinin görünür kılınmasında belirleyici bir rol oynadığını ileri sürmektedir.
- MakaleAçık Erişim2026Aziz Nesin'in Çizgi Romanları Üzerine Bazı Değerlendirmeler
Cuşa, Hasan
Aziz Nesin, kaleme aldığı çizgi romanlarda toplumun aksayan yönlerini eleştirel bir üslupla dile getirir. Nesin, çizgi romanı edebiyat ile görselliğin birleştiği bir alan olarak görmüş; bu alanı özellikle bürokrasi, toplumsal adaletsizlik, sınıf farklılıkları ve gündelik hayatın çelişkilerini eleştirmek için kullanmıştır. Onun çizgi romanlarında mizah, basit bir eğlence unsuru değil; aksine düşündüren, eleştiren ve okuru toplumsal gerçeklerle yüzleştiren bir işleve sahiptir. Bu bağlamda Aziz Nesin’in çizgi roman anlayışı, mizah ile toplumsal eleştiriyi birleştiren ve görsel anlatıyı edebî bir ifade biçimine dönüştüren özgün bir anlatı türü olarak değerlendirilebilir. Bu çalışma Aziz Nesin’in çizgi romanlarını modern toplumun aksayan yönlerini görünür kılan eleştirel anlatılar olarak incelemeyi amaçlamaktadır. Makalede, yazarın farklı mahlaslarla kaleme aldığı çizgi romanlarda bürokrasi, iktidar ilişkileri, medya söylemi, tüketim kültürü, ahlaki değerler ve liyakat gibi kavramların nasıl temsil edildiği ortaya konulmaktadır. Bu çerçevede çalışma, “Baba Mirası”, “Berber Nonoş”, “Deniz Aslanı” ve “Bilmem Ne Adası” adlı çizgi romanlarla sınırlandırılmış; söz konusu eserler üzerinden Aziz Nesin’in toplumsal eleştiri anlayışı değerlendirilmiştir. Çizgi romanlar, yalnızca olay örgüsü bakımından değil; görsel düzenleme, karakterlerin konumlandırılması, beden dili, mekân kullanımı ve mizahın işlevi açısından da incelenmiştir.
- MakaleAçık Erişim2026Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye Romanında Günah Keçisi Mekanizmasının Görünümü
Cuşa, Hasan
Bu makale, Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye romanını René Girard’ın “günah keçisi mekanizması” kuramı çerçevesinde yeniden değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın temel savı, romanın Millî Mücadele dönemini konu alan anlatısının, toplumsal kriz anlarında ortaya çıkan kolektif şiddet pratiklerini belirgin biçimde görünür kıldığıdır. Bu doğrultuda Girard’ın taklitçi arzu, farklılıkların silinmesi, kurban figürünün seçimi ve kolektif arınma gibi temel kavramları kuramsal dayanak olarak ele alınmıştır. Yöntemsel açıdan metin merkezli çözümleme ile kuramsal çerçeve birlikte kullanılmış; Aliye karakterinin roman boyunca geçirdiği dönüşüm tematik ve söylemsel boyutlarıyla incelenmiştir. İnceleme bulguları, Aliye’nin modern, bağımsız ve aydın bir kadın olarak kasaba toplumunda bastırılmış gerilimlerin odağına yerleştirildiğini ve bu nedenle “öteki”leştirildiğini göstermektedir. Dinî söylemin araçsallaştırılması, cinsiyetçi toplumsal yapı ve savaşın yarattığı psikolojik ortam, bu ötekileştirmeyi giderek bir kurbanlaştırma sürecine dönüştürmektedir. Sonuç olarak çalışma, Vurun Kahpeye’nin Girard’ın kuramsal çerçevesini edebî düzlemde somutlaştıran güçlü bir toplumsal şiddet anlatısı sunduğunu ortaya koymaktadır.
- MakaleYalnız künye2025Private Pain, Public Ruin: Corporeal Allegories of South African Apartheid in Age of Iron
Hotaman, İncihan
J. M. Coetzee’s Age of Iron presents a profound exploration of the interplay between private experience and public reality within apartheid-era South Africa. This paper argues that the novel situates Mrs. Elizabeth Curren’s personal suffering, her terminal illness, and her moral awakening as a microcosm of the broader social, political, and ethical collapse of the nation. Through the epistolary form, Coetzee provides a lens into Mrs. Curren’s growing awareness of the violent oppression endured by Black South Africans, highlighting the intersections of complicity, guilt, and the consequences of historical injustice. The novel’s meticulous depiction of her deteriorating body, her decaying home, and her limited interactions with figures such as Florence serves as an allegorical reflection of South Africa’s fragmented society and failing apartheid state. Mrs. Curren’s cancer functions as both a personal and cultural symbol, embodying the cumulative effects of shame and moral repression, while her experiences in the township of Guguletu reveal the stark contrast between mediated images of reality and lived oppression. By analyzing the novel’s layering of personal illness, ethical reflection, and socio-political critique, this paper demonstrates how Coetzee transforms large-scale historical violence into intimate, embodied experience. Ultimately, Age of Iron illuminates the inextricable connection between individual conscience and collective responsibility, illustrating how witnessing oppression entails both suffering and moral reckoning. The novel’s conclusion, which signals the emergence of a new identity rather than simply marking death, underscores the potential for ethical and personal renewal even amidst systemic collapse.
- MakaleYalnız künye2025Anayurt oteli’nde grotesk estetik ve romantik grotesk imgeler
Cuşa, Hasan
Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli adlı romanı, Türk edebiyatında bireyin yabancılaşma, içsel bölünme ve varoluşsal tedirginlik gibi temaları yoğun biçimde işleyen önemli yapıtlar arasında yer almaktadır. Roman, bugüne dek çoğunlukla psikanalitik yaklaşımlar çerçevesinde değerlendirilmiş; ancak bu okumalar, anlatının grotesk estetik boyutunu yeterince görünür kılamamıştır. Bu çalışma, Anayurt Oteli’ni Mihail Bahtin’in grotesk estetik anlayışı ve romantik grotesk imgeler doğrultusunda ele alarak romana alternatif bir kuramsal perspektif kazandırmayı amaçlamaktadır. Çalışma kapsamında öncelikle roman üzerine yapılmış önceki incelemeler değerlendirilecek, mevcut yorumların sınırlılıkları ortaya konulacak ve Bahtin’in grotesk kuramı, bu eksikliklerin giderilmesinde teorik bir zemin olarak kullanılacaktır. Bu bağlamda çalışma, hem Anayurt Oteli’nin tematik derinliğine yeni bir boyut kazandırmayı hem de grotesk estetik ile romantik grotesk imgelerin edebî çözümlemelere sunduğu imkânları ortaya koymayı hedeflemektedir.
- MakaleAçık Erişim2025Scopus SJRQ2Ahmed yesevi kültürünün türkiye türkçesi söz varlığına katkıları
Koç, Ali
Hoca Ahmed Yesevî’nin 12. yüzyılda Orta Asya’da Türkçeyi tasavvufun dili haline getirme çabaları, Anadolu’ya göç eden dervişler aracılığıyla bu topraklarda da kök salmıştır. Yesevî (1093-1166), Türk tasavvuf geleneğinin kurucu isimlerinden biri olarak, Divan-ı Hikmet adlı eseriyle Türkçenin dinî ve kültürel söz varlığına önemli katkılarda bulunmuştur. Ahmed Yesevî kültürünün Türkiye Türkçesi söz varlığına etkilerini disiplinlerarası bir perspektifle analiz ederek, dilin tarihsel ve kültürel dönüşümüne odaklanmak bu araştırmanın çerçevesini oluşturmaktadır. Araştırmanın temel amacı, Yesevî'nin tasavvufi öğretilerinin Türkçenin dinî terminoloji, ahlaki kodlar ve morfolojik yapı üzerindeki kalıcı katkılarını sistematik bir şekilde ortaya koymaktır. Çalışma, Yesevî'nin Divân-ı Hikmet eserindeki dil stratejilerini, Anadolu'daki sözlü kültür pratiklerini ve modern Türkçenin semantik derinliğini karşılaştırmalı yöntemlerle incelemektedir. Yesevî'nin İslami kavramları Türkçeleştirme çabasının dilin epistemolojik sınırlarını genişlettiğini göstermektedir. "Gönül", "hakikat" ve "eren" gibi terimlerin Türkçe köklerle yeniden üretilmesi, hem dinî bir dil inşasına hem de toplumsal hafızanın şekillenmesine katkı sağlamıştır. Ayrıca, "-lık/-lik" ve "-daş/-deş" ekleriyle türetilen kelimeler (aşklık, gönüldaş), soyut tasavvufi kavramların somutlaştırılmasında kritik bir işlev üstlenmiştir. Atasözleri ve deyimler ("Eline, beline, diline sahip ol") üzerinden yapılan analizler, Yesevî etiğinin gündelik dile nasıl içkinleştiğini ortaya koyarken; sözlü kültürdeki "Horasan erenleri" anlatıları ve coğrafi adlandırmalar (Dervişler Köyü), bu mirasın mekânsal ve kolektif boyutunu vurgulamaktadır. Yesevî kültürünün Türkçeyi bir iletişim aracı ve kültürel kimliğin bir taşıyıcısı haline getirdiği sonucuna ulaşılmaktadır. Bu bulgular, dil-kültür etkileşiminin tarihsel sürekliliğini anlamak için metodolojik bir çerçeve sunarken, gelecek araştırmalarda semantik evrim ve dijital çağdaki dönüşümlerin incelenmesi gerekliliğine işaret etmektedir. Ahmed Yesevî’nin hem dinî bir lider hem Türkiye Türkçesini biçimlendiren linguistik bir rol taşıyıcısı olduğu vurgulanmaktadır. Araştırma, Türk dili tarihi ve kültürel kimlik çalışmalarına yöntemsel bir çerçeve önerisiyle katkıda bulunmayı da amaçlamaktadır.
- MakaleAçık Erişim2025Gulâm Huseyn Sâidî’nin ‘‘Top’’ Adlı Romanında İran’da Meşrutiyet Dönemi
Şeker, Melike
İran edebiyatının önemli isimlerinden Gulâm Huseyn Sâidî’nin Top adlı romanı, İran tarihinin meşrutiyete geçiş dönemine ilişkin tarihsel anlatıları farklı bir bağlamda yorumlama imkânı tanıyan edebi bir eserdir. 19. yüzyıl tarihsel koşullarında günümüz İranı’nın Azerbaycan bölgesinde Meşrutiyet döneminin etkilerini tasvir eden Sâidî romanında değişimi top metaforu ile işlemektedir. Romanda anlatının merkezinde bulunan top metaforu hem çağın yeniliklerini hem de halkın çağın yeniliklerine karşı muhalefetini temsil etmektedir. İran tarihinin önemli bir dönemini işleyen roman ekonomi-politik dönüşümlerin toplumsal süreçlere etkisini konu edinmektedir. İran’a kuzey bölgesinden komşu Çarlık Rusya’nın sömürgeci bir güç olarak nüfuz alanını genişletme politikasının etkisi bağlamında işleyen roman, Avrupa merkezli kapitalist ekonominin Rusya aracılığıyla bölgede neden olduğu dönüşümlerin dinamiklerini ortaya koymaktadır. Bu yönüyle Sâidî’nin romanı edebi bir eser olmanın ötesinde tarihsel bir döneme ışık tutan önemli kaynak niteliğindedir. Bu makale, Gulâm Huseyn Sâidî’nin Top isimli romanını İran’ın Meşrutiyet dönemine geçiş süreciyle ilişkili ele alarak yaşanan toplumsal ve siyasal dönüşümlerin makro-tarihsel koşullarla ilişkisini kurmayı hedeflemektedir. Bu bağlamda çalışma, Çarlık Rusya’nın İran coğrafyasındaki sömürgeci etkisini romanın olay örgüsünün geçtiği İran’ın kuzeybatı Azerbaycan bölgesindeki politikaları kapsamında ele almaktadır.
- MakaleAçık Erişim2025Neo-orientalism in reverse: the voice of the “other” in mohsin hamid’s the reluctant fundamentalist
Hotaman, İncihan
This article offers a postcolonial and narratological analysis of Mohsin Hamid’s The Reluctant Fundamentalist, arguing that the novel actively reverses Neo-Orientalist discourse through its narrative structure and use of focalization. Situating the text within post-9/11 cultural and political contexts, the study examines how dominant Western media and literary narratives have constructed Muslim identity through binaries of threat, irrationality, and otherness. Against this background, the article demonstrates how Hamid reclaims narrative authority by centering a Muslim protagonist who speaks in his own voice and controls the terms of representation. Drawing on postcolonial theory and narratology, particularly Gérard Genette’s concept of focalization and its later revisions, the paper argues that the novel’s monologic form and first-person narration transform the Muslim subject from an object of the Western gaze into an active focalizer. By rendering the Western listener silent and epistemologically subordinate, the novel destabilizes conventional subject–object hierarchies that underpin Neo-Orientalist representation. Ultimately, the article contends that The Reluctant Fundamentalist functions not only as a thematic critique of post-9/11 Islamophobia but also as a formal intervention that reconfigures narrative power and challenges hegemonic modes of seeing, knowing, and speaking about the Muslim “Other.”.
AtıfOpenAlex1TR Dizin1
İncele - MakaleAçık Erişim2025Görünmeyeni görmek: âşık veysel’in şiirlerinde fenomenoloji
Ekici, Muhammet Faruk
Âşık Veysel’in şiirleri fenomenolojik açıdan incelendiğinde bu şiirlerde insan varoluşunun özünü anlamlandırma ve sorgulama çabasının varlığı görülmektedir. Bu makalede, Âşık Veysel’in şiirleri fenomenolojik olarak analiz edilip insan varoluşunun anlamlandırılmasına yönelik detaylı bir okuma sunmak amaçlanmaktadır. “Uzun İnce Bir Yoldayım”, “Benim Sadık Yârim Kara Topraktır”, “Dostlar Beni Hatırlasın”, “Beni Hor Görme Kardeşim”, “Sen Bir Ceylan Olsan Ben de Bir Avcı”, “Dünyada Tükenmez Murat Var İmiş” ve “Bu Dünyayı Kuran Mimar” şiirleri; varoluş, ölüm, zaman, doğa ve öz gibi temalar çerçevesinde incelenmiştir. Çalışmada Edmund Husserl ve Maurice Merleau-Ponty’nin fenomenoloji kuramları temel alınarak betimleyici ve yorumlayıcı analiz yöntemleri kullanılmıştır. Bu şiirlerde bilinç, geçicilik, yönelimsellik, öznelerarasılık ve beden-fenomen ilişkisi çerçevesinde çözümlemeler yapılmıştır. Ayrıca bireyin yaşamla, ölümle ve toplumla kurduğu ilişki fenomenolojik açıdan yorumlanmıştır. Sonuç olarak Âşık Veysel’in şiirlerinin bireysel deneyim ile kolektif bilinç arasında bir köprü kurduğu; bireyin yaşam, ölüm, doğa ve toplum ile ilişkisini aydınlatmada önemli bir işleve hizmet ettiği görülmüştür. Bu çalışma, halk edebiyatı ürünlerinin çağdaş düşünce sistemleriyle nasıl analiz edilebileceğine dair özgün bir örnek teşkil etmekte ve halk bilimi alanında fenomenolojik yönteme dayalı incelemelere katkı sağlamayı hedeflemektedir.
AtıfOpenAlex1
İncele - MakaleAçık Erişim2025Alevi-Bektaşi Şiirinde Zıtlıkların Birliği: İman ve İnançsızlık
Ekici, Muhammet Faruk
İslam’da birbirine karşıt anlamları ifade eden küfür ve iman kavramları, Alevi-Bektaşi şiirinde bir bütünün parçaları olarak değerlendirilmiştir. Öyle ki bu şiirlerde küfrün imana dönüştüğünü bile görmek mümkündür. Bu çalışmanın amacı, Alevi-Bektaşi şiir geleneğinde “küfrün iman olması” paradoksunun tasavvufi, kültürel ve edebî boyutlarını analiz etmektir. Makalede, Alevi-Bektaşi şiirinde “küfrün imana dönüşmesi” konusu tasavvufi, kültürel ve edebî yönleriyle ele alınmıştır. Bu çerçevede, küfür ve iman kavramlarına yeni anlamların nasıl kazandırıldığı tasavvufi düşüncenin temel kavramları olan vahdet-i vücut, zıtların birliği ve batıni yorum geleneği çerçevesinde açıklanmıştır. Alevi-Bektaşi şiirinde küfrün imana dönüşmesi Şah Hatayi, Nesimi, Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal ve Virani gibi Alevi-Bektaşi şairlerinin şiirleri üzerinde gösterilmiştir. Çalışmada, literatür taraması yöntemi kullanılarak küfür ve iman kavramlarının geçtiği şiirler tespit edilmiştir. İslami gelenekteki küfür ve iman ayrımı, tasavvufta bu kavramların nasıl bütünleştiği ve Alevi-Bektaşi şiirinde nasıl yorumlandığı karşılaştırmalı olarak ele alınmıştır. Değerlendirmeler, klasik İslam düşüncesi ve tasavvufun temel öğretileri çerçevesinde yapılmıştır. Araştırma sonucunda, Alevi-Bektaşi şiirinde küfrün iman olması konusunun bireyin içsel dönüşümünü ve hakikate ulaşma sürecini simgelediği görülmüştür. Bu yaklaşım, inancın dışsal ritüellerden öte derin bir manevi yolculukla tamamlandığını göstermektedir. Çalışma, Alevi-Bektaşi şiirindeki derin tasavvufi yapıyı keşfedip anlamaya katkı sağlamayı; halk bilimine ve tasavvufa dair bilimsel çalışmalar için yeni perspektifler kazandırmayı da amaçlamaktadır.
- MakaleAçık Erişim2025Türk Dünyasında Nevruz: Adlar ve Anlamlar
Koç, Ali
Nevruz, Türk dünyasının ortak geçmişini ve kültürel zenginliğini yansıtan, köklü bir gelenekle bugüne taşınmış kadim bir bayramdır. Yalnızca baharın gelişini ve doğanın uyanışını kutlamakla kalmaz, aynı zamanda toplumsal dayanışmayı, bereketi ve yenilenmeyi simgeler. Türk toplulukları, binlerce yıldır bu bayramı farklı adlarla anmış ve her biri, Nevruz’un derin anlamını kendi kültürüne göre şekillendirmiştir. “Naurız”, “Nooruz”, “Nevbahar”, “Nevris”, “Yılsırtı” ve “Ruzlama” gibi adlar, bu bayramın tarihî, mitolojik ve kültürel köklerini zenginleştiren birer iz olarak Türk dili ve kültüründe yerini almıştır. Türklerin geniş coğrafyasında Nevruz, bir mevsim geçişi ritüelinin çok ötesinde, halkları bir araya getiren güçlü bir bağdır. Nevruz, tarih boyunca Türk dünyasında milli kimliği, dayanışmayı ve gelenekleri diri tutan bir değer olarak öne çıkmıştır. Ortak bir geçmişin izlerini taşıyan bu bayram, halkın belleğinde mitolojik anlatılarla ve inançlarla harmanlanmış, her toplumda farklı adlarla anılsa da ortak duygularla kutlanmıştır. Bu yönüyle Nevruz, toplumsal birliğin ve kültürel ortaklığın canlı bir simgesi olmayı sürdürmektedir. Bu çalışmada da, Nevruz'un farklı adları ve anlamları üzerinden nasıl dilsel ve kültürel bir birlik oluşturduğu incelenecektir. Ayrıca, Nevruz'un Türk milletini birleştiren köklü değerleri temsil ettiği çeşitli örneklerle gösterilecektir. Türk dünyasında 50’den fazla isimle anılan Nevruz'un tüm varyantlarının "yenilenme, birlik, doğa ile uyum" temalarında ortak bir kültürel kimlik oluşturduğu görülmektedir
- MakaleYalnız künye2025Mehmet Emin’in Şiirlerinde Halkçılığın İzini Sürmek: Türkçe Şiirler ve Türk Sazı’nda Sosyal Eleştiri
Akdemir, Fatma Şen
“Türk Şairi/Milli Şair” olarak tanınan Mehmet Emin (Yurdakul) (1869-1944), özellikle I. Dünya Savaşı yıllarında yazdığı vatan ve kahramanlık konulu şiirleriyle şöhret kazanmış ve edebiyat tarihinde esas olarak bu eserleriyle yer edinmiştir. Şiirlerinde hiçbir zaman bireysel temalara yönelmemiş olan Mehmet Emin’in, milliyetçi ideolojiye bağlı kalarak yazdığı şiirlerine göre ikincil plânda kalan, toplumsal sorunları ele aldığı şiirleri de bulunmaktadır. Bunlar, Mehmet Emin’in Türk milliyetçiliğinin gölgesinde kalan ve üzerinde yeterince durulmayan farklı bir yönünün, 1914 öncesi edebi üretiminin önemli bir unsuru olan halkçılığının ürünleridir. Osmanlı topraklarında yirminci yüzyılın başından itibaren, Rusya’dan gelen Yusuf Akçura, Hüseyinzade Ali gibi Müslüman aydınların etkisiyle yayılmaya başlayan halkçılık ideolojisinden etkilenen Mehmet Emin’in, halkçılık bilinciyle kaleme aldığı ürünleri, Türkçe Şiirler (1898) ve Türk Sazı (1914) başlıklı eserlerinde bulunmaktadır. Dolayısıyla anılan yapıtlar, onun halkçılığının içeriğine dair bilgi edinebildiğimiz en önemli kaynaklar arasında yer almaktadır. Mehmet Emin, bu eserlerdeki şiirlerinde, özellikle sosyoekonomik olarak üst kesim dışında kalan kitlelerin, daha çok köylülerin ve kentli yoksul kesimin, yani “halk”ın yaşadığı zorlukları ve sıkıntıları, yaşam koşullarını, yine halkın anlayacağı bir dille ve hece vezniyle temalaştırmıştır. Zira halkın yaşam koşullarının refaha kavuşturulması, seviyesinin yükseltilmesi bu olumsuzlukların ortadan kaldırılmasına koşut olarak değerlendirilmiş; toplumsal sorunların düzeltilmeden “terakki”nin mümkün olmayacağına inanılmıştır. Ayrıca bu dönem aydınları ve Mehmet Emin, meşhur söylemle “halka doğru” giderken, halka sadece romantik duygularla yaklaşarak onu yüceltmemişler; halkta gördükleri eksiklikleri ve olumsuzlukları çekincesizce dile getirmişlerdir. Bu bağlamda, Mehmet Emin’in Türkçe Şiirler’de ve Türk Sazı’nda yer alan şiirlerinde sosyal eleştirinin önemli yer kapladığı görülmektedir. Şair toplum yapısındaki çarpıklıkları gün yüzüne taşıyarak, bunlara dair farkındalık sağlamada ve çözümüne katkıda bulunmada şiirlerini araç olarak değerlendirmiştir. Bu çalışmada, anılan kitaplardaki sosyal eleştiri unsurları halkçılık bağlamında incelenecektir.
- MakaleYalnız künye2025An Interdisciplinary Study on the Language and Style of Poetry
Koç, Ali
In this study, which focuses on two poems by Orhan Veli Kanık, the language and stylistic analysis of the poems is handled with an interdisciplinary approach and how classical methods can be applied together with modern methods is discussed comprehensively. While traditional methods of analysis focus on understanding the formal structure (e.g. rhyme, red rhyme, meter) and thematic features of the poems, the multilayered structure of the poems is examined in more depth by using approaches from different disciplines. These methods aim to analyze the aesthetic dimensions of language as well as its social, mental and emotional effects. Contemporary methods such as psycholinguistics, text linguistics, text mining, neurolinguistics, critical discourse analysis and structuralist approach offer the opportunity to analyze the meaning, structure and stylistic features of poems in depth. The subject of this study is an interdisciplinary analysis of the language and style of poetry. The main aim of the study is to understand the multi-layered structure of poetry more comprehensively and deeply by combining traditional methods with modern linguistic and interdisciplinary approaches in poetry analysis. In this context, the study aims to combine classical poetry analysis techniques with contemporary methods such as psycholinguistics, text linguistics, neurolinguistics, text mining, critical discourse analysis and structuralist approach. This interdisciplinary approach aims to analyze not only the formal and thematic features of poems, but also their linguistic structures, their mental and emotional effects, and their social and ideological layers of meaning. Thus, the ultimate goal of the study is to develop a more holistic, multidimensional and richer understanding of the language and style of poetry. Orhan Veli's poems “Anlatamıyorum” and “Bedava” are analyzed in detail in the light of modern approaches. By expanding the boundaries of classical poetry analysis methods, the study allows for a more in-depth and comprehensive analysis of poetic language and style
- MakaleAçık Erişim2025Dede Korkut Anlatılarında Soy Bozulması Motifi: Oğuz Tepegözü Örneği
Kaval, Yılmaz
Doğayı, evreni, Tanrı’yı ve kendini anlama ve anlamlandırma arayışında, insanlara uzun bir süre boyunca rehberlik eden mitik anlatılar, bilinmez bir dünyanın gizemini çözen şifreler niteliğindedir. Mitik anlatıların en çarpıcı içeriklerinden biri de insan ve göğe ait olağanüstü türler arasındaki ilişkilerin getirdiği soy (gen) saflığının bozulması ve bunun sonucunda oluşan varlıklar ile bunun dehşet verici sonuçlarıdır. Uyumlu olmayan genlerin birbirine karışması ile insanın yaşam alanına uygun olmayan tür ve varlıkların ortaya çıkmasına dair anlatılar kutsal kitaplarda ve çeşitli milletlerin mitlerinde yer almaktadır. Dünyanın farklı toplumlarının kültür ve inanç dünyasında dikkat çeken bu anlatının benzeri, Türk kültüründe de yer almaktadır. Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Dede Korkut hikâyeleri bu anlamda bize değerli bir örnek vermektedir. Söz konusu hikâyelerde yer alan “Basat’ın Depegözi Öldürdüği Boy” başlıklı anlatıda, göksel varlıklardan peri kızı ile Oğuzların çobanının ilişkisi sonucunda doğan “Tepegöz” adında bir ara türden bahsedilir. Söz konusu anlatıda, genetik olarak uyumsuz bu iki türe ait genlerin birleşmesi sonucu doğan Tepegöz’ün insanlara çok büyük eziyetler çektirdiği, onların yaşam kaynaklarını tüketip ardından insanlarla beslenen bir yamyama dönüştüğüne dair çarpıcı bilgilere yer verilir.
- MakaleAçık Erişim2024İnsanlıktan uzak: emily için bir gül’de ve atinalı timon’da mizantropinin temsili
Şentürk, Gamze
Bu makale, Amerikalı yazar William Faulkner’ın Emily İçin Bir Gül (1930) adlı kısa öyküsüne ve İngiliz oyun yazarı William Shakespeare’in Atinalı Timon (1623) adlı oyununa odaklanarak bu eserlerde tasvir edilen Emily ve Timon adlı iki mizantrop karakterleri incelemeyi amaçlamaktadır. Oxford İngilizce Sözlüğü’nde mizantrop kavramı, “insanlıktan hoşlanmayan ve insan toplumundan kaçınan kişi” (2010, s. 1130) olarak tanımlanmaktadır. Kavram, Yunanca nefret anlamına gelen “misein” ve insan anlamına gelen “anthropos” sözcüklerinin birleşiminden oluşur. ‘İnsanlık düşmanı’ olarak ifade edebileceğimiz mizantrop karakterler, William S. Gilbert ve Jonathan Swift gibi çeşitli yazarlarca edebiyatta sıklıkla tasvir edilmiştir. En tanınmış mizantrop karakterlerden biri de Fransız oyun yazarı Moliere’in 1666 tarihli Adamcıl oyunundaki Alceste karakteridir. Bu çalışmanın merkezine koyduğu eserlerden biri olan Emily İçin Bir Gül adlı kısa hikâye, gizemli ve izole bir karakter olan Emily Grierson’ın hikâyesini anlatır. Emily inzivada yaşayan, geçmişine sıkı sıkıya bağlı ve dış dünyayla etkileşimi kısıtlı bir figürdür. Babası, statüsü ve toplumun ondan beklentileri gibi dış faktörlerin etkisiyle içine kapanan Emily, bir mizantrop olarak karşımıza çıkar. Shakespeare’in çok az bilinen ve sahnelenen oyunlarından olan Atinalı Timon oyunu ise Timon adlı bir karakterin trajik yolculuğu etrafında geçer. Başlangıçta cömert olan ve toplum tarafından sevilen Timon, insanlığa ve topluma karşı yaşadığı hayal kırıklığı nedeniyle dünyadan ve insanlardan tamamen uzaklaşır ve bir mizantropa dönüşür. Bu iki eser, farklı dönemlerde yazılmış olmalarına rağmen, iki insanlık düşmanı karakteri ele alır. Bu çalışmanın amacı da Emily ve Timon’un insan düşmanı kişiliklerini, toplumdan kopuş süreçlerini de ele alarak ve benzerlik ile farklılıklarına değinerek irdelemektir.
- MakaleAçık Erişim2024Şeyh gâlib’in “eyler semâ” redifli gazelini şerh denemesi
Demirbağ, Abdulsamet
On sekizinci yüzyılın mümtaz şahsiyetlerinden biri olan Şeyh Gâlib, klasik Türk şiiri sahasına damgasını vurmuş Mevlevi şairlerdendir. Şairin şiirleri incelendiğinde kendisine has üslubu, kullanmış olduğu sembolleri ve hayalleri ile şiirlerinin derin manalar içerdiği görülmektedir. Şiirlerindeki bu özelliklerin yanı sıra şairin aynı zamanda bir Mevlevi şeyhi olmasının etkileri de şiirlerinde vücut bulmuştur. Şairin çalışmaya konu olan eyler semâ redifli gazeli de bu özellikleri bünyesinde barındırmaktadır. Dolayısıyla Mevleviliğe dair bazı hususiyetler ve tasavvufi imgeler diğer şiirlerinde olduğu gibi bu gazelde de bir estetik unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmanın giriş bölümünde şairin hayatı, Mevlevilik, zikir ve sema konularından bahsedilmiştir. Sonrasında ise yedi beyitten oluşan gazelin şerhine geçilmiştir. Şerhi yapılan bu şiirde genel manada ilahi aşkın tesiriyle varlık âlemindeki her nesnenin cezbe hâlinde olduğu düşüncesi işlenmiş, bu hâl Mevlevi zikri olan sema ile ilişkilendirilerek verilmiştir. Zengin çağrışımların söz konusu olduğu bu gazelin şerhini yaparak hem şairin edebî yönüne hem de şerh alanına katkı sunmaya çalışılmıştır.
- MakaleAçık Erişim2024Bir Münâcât Örneği: “Du'â-i Müstecâb”
Demirbağ, Abdulsamet
Klasik Türk edebiyatı, yüzyıllar boyunca birçok edebî türün işlendiği zengin muhtevasıyla dikkat çekmektedir. Bu edebî türlerden bazılarının dinî nitelikleriyle ön plana çıktığı görülmektedir. Bunlardan biri de içeriğinde Allah’a yalvarma ve yakarış konularını bulunduran münâcâtlardır. Manzum ve mensur yazılış biçimleri olan münâcâtlarda çaresiz kalan kimselerin Allah’ı yegâne sığınak olarak gördüğü ve ona acziyetini sunduğu görülmektedir. Dolayısıyla münâcâtlar, kulun Allah’a samimi bir şekilde yapmış olduğu duaları içeren metinlerdir. Kulun gereksiniminden doğan bu dua metinleri, geçmişten günümüze varlığını sürdürmektedir. Hem yazılı hem de sözlü kültürde pek çok örneği bulunan münâcâtlara toplum tarafından ilgi gösterilmektedir. Bu münâcât örneklerinden biri de Elazığ’ın Palu ilçesinde yaşamış Şeyh Abud Efendi tarafından yazılan Duâ-i Müstecâb’dır. Bu dua metni, Şeyh Abud Efendi’nin el yazısıyla yazılmıştır. Buna rağmen metnin kendisine mi ait yoksa istinsah mı olduğu tespit edilememiştir. Duâ-i Müstecâb’ı kaleme alan Şeyh Abud Efendi, 1908 yılında Palu’nun Andılar (Sağona) köyünde dünyaya gelmiştir. Babası yörenin önemli âlimlerinden Şeyh Ömer Efendi, annesi ise Zarife Hanım’dır. Dedesi Şeyh Muhammed Efendi’nin (Hacı Baba) yanında eğitim alan Şeyh Abud Efendi, Palu ve yöresinde bulunan birçok yerde fahri imamlık yapmıştır. Öte taraftan Palu’da kanaat önderi görevi üstlenerek halkın birçok sorununu da çözüme kavuşturmuştur. Gittiği yerlerde birçok talebe yetiştirerek ilmî sahaya katkıda bulunan Şeyh Abud Efendi, 2002 yılında vefat etmiştir. Çalışmaya konu olan Duâ-i Müstecâb adındaki bu dua metni, Şeyh Abud Efendi’nin yazdığı mecmuada bulunan müstakil bir metindir. Bu mecmua 34 yapraktan oluşmakla birlikte çalışması yapılan bölüm 12 yapraktır. Bu eserde çalışılan münâcât dışında hutbeler, nikâh duası, cenaze namazının kılınışına dair bilgiler, telkin-i şerif ve birtakım Arapça dua ve metin bulunmaktadır. Çalışmamız mecmuada bulunan Duâ-i Müstecâb başlığı altındaki bölümdür. Dolayısıyla verilen bilgiler bu konu çerçevesinde ortaya konmuştur. Ne zaman yazıldığına dair bir bilgi bulunmayan bu mensur dua, konu çeşitliliği açısından zenginlik göstermektedir. Metinde hem uhrevi hem de dünyevi birçok konudan bahsedilmiştir. Ahlak, bereket, aile, kötü kimseler, anne-baba, fakir-zengin, kabir, cennet ve cehennem... işlenen konulardan bazılarıdır. Metinde Allah’a yalvarma şeklinde edilen bu duaların kabulü için maddi temizliğin yanında manevi bir temizliğin önemine vurgu yapılmıştır. Metnin ilk bölümünde geçen tövbe ifadeleri ise bu hususu kanıtlar niteliktedir. Metinde duaların kabulü için Hz. Muhammed’in aracı kılındığına dair ifadeler de geçmektedir. Bunun yanında mübarek ay ve günlerin isimleri de zikredilmiştir. Çalışması yapılan bu münâcâtın birtakım ifadelerine hem yazılı hem de sözlü kültürde rastlanmıştır. Ancak bu hâliyle bir çalışmanın olmadığı tespit edilerek orijinal metnin hem çeviri yazısı hem de incelenmesi yapılmıştır. Çalışmada metnin yıpranmasından dolayı okunamayan ve yazımı yanlış olan sözcüklerin orijinal hâli esas alınmıştır. Harekeli ve nesih yazı türünde yazılan bu metnin sayfaları tarafımızca numaralandırılmıştır. Her bir sayfada 9-10 satır bulunmaktadır. Metin boyunca yer yer Arapça birtakım ifadeler kullanılsa da metinde sade bir dil kullanımı göze çarpmaktadır. Kullanılan Arapça ifadeler, edilen dua ile bağlantılı verilmiştir. Sade ve akıcı bir dilin kullanılması metnin kolay ve zevkle okunmasını sağlamıştır. Duâ-i Müstecâb’da Eski Anadolu Türkçesinin imla özelliklerini yansıtan birtakım örneklerin olması metne dil açısından zenginlik katmıştır. Söz konusu durum ile ilgili inceleme bölümünde örnekler verilmiştir. Bu çalışmada ilk önce münâcât türü ve örnekleri hakkında bilgi verilecek, daha sonra metnin çeviri yazısı ve incelemesi yapılacaktır. Çalışmanın yapılmasıyla birlikte sözlü ve yazılı gelenekte parçalar hâlinde bulunan dua ifadeleri bir araya getirilerek bütünlük sağlanacaktır. Ayrıca münâcât türünün özelliklerini taşıyan bu dua metninin ortaya çıkarılmasıyla hem dinî hem de edebî sahaya katkı sunulacaktır.
AtıfOpenAlex1TR Dizin2
İncele - MakaleAçık Erişim2024Tokadî-zâde Şekîb’in Neşîde-i Vicdân’ındaki Manzum Metinler
Demirbağ, Abdulsamet
Tokadî-zâde Şekîb, XX. yüzyıl klasik Türk edebiyatı geleneğini devam ettiren şahsiyetlerden biridir. Birçok eser kaleme alan Şekîb’in bu eserlerinden biri de manzum ve mensur metinler içeren Neşîde-i Vicdân’dır. Neşîde-i Vicdân’ın manzum kısmında gazel, kaside, mesnevi, terkib-bend, kıta ve murabba nazım şekilleri ile yazılmış şiirler yer almaktadır. Şair, eserine bir kaside ile başlamış, bir kıta ile eserini sonlandırmıştır. Hz. Muhammed’e ve Ehl-i beyt’e dair derin bir muhabbetin gözlemlendiği şiirlerin bir kısmını dinî ve tasavvufi bağlamda değerlendirmek mümkündür. Özellikle naatlarda ve mersiyelerde bu hususun öne çıktığı, akıcı ve coşkun bir ruh hâlinin dikkat çektiği görülür. Aruz kusurlarına pek rastlanmayan şiirlerde Arapça ve özellikle Farsça terkipler yoğun olarak kullanılmıştır. Ayrıca manzumelerde mürdef kafiye fazlaca kullanılmıştır. Bu çalışmada hacminden dolayı mensur metinler kapsam dışında tutulmuş, sadece manzum metinler üzerinde durulmuştur. Bu çerçevede önce şairin hayatı hakkında kısa bir bilgi verilmiş, sonra manzumelerin çeviri yazısı yapılarak manzumelerin yapı ve anlam özelliklerine yer verilmiştir. Çalışmanın sonuna ise eserin manzum bölümlerinin orijinal metni eklenmiştir.
- MakaleAçık Erişim2024New Materialist Ecopoetics in Ian Hamilton Finlay’s Little Sparta: The Garden as a Living Text
Demir, Ayşegül
This article explores Ian Hamilton Finlay’s Little Sparta through the lens of New Materialism, presenting the garden as both an aesthetic space and an active agent that redefines human-nature relations. Central to this study are concepts like agential realism, vibrant matter, and intra-action, which highlight dynamic interactions between the garden’s installations and their surroundings. Rather than being solely shaped by human intervention, the garden evolves through natural processes—seasonal shifts, weather changes, and plant growth—making it a co-creative, living text. The study emphasizes Little Sparta’s role in challenging anthropocentric views by merging poetry with natural elements, thereby advocating a holistic understanding of ecological and cultural narratives. Through the integration of art and nature, the garden dissolves boundaries, illustrating interconnectedness and fostering environmental empathy. As a space of continuous interaction, Little Sparta positions itself as an ecopoetic landscape that prompts visitors to reconsider their role within ecosystems. This approach not only enhances aesthetic and ecological engagement but also demonstrates how New Materialist principles can transform our perceptions of both art and the environment.
- MakaleAçık Erişim2024Ahmed-i rıdvân’ın rıdvâniyye’sinde dinî ve tasavvufî unsurlar
Nazik, Sitki; Demirbağ, Abdulsamet
Klasik Türk edebiyatı temsilcileri yazdıkları eserler vasıtasıyla zaman zaman toplumla aralarında bir bağ kurabilmiş, yer yer halkın diline, duygu ve düşünce dünyasına tercüman olmuşlardır. Genelde kaside ve gazellerle bilinen klasik edebiyatın önemli nazım şekillerinden biri de mesneviler olmuştur. Konularına göre farklı başlıklar altında değerlendirilen mesnevilerin bir çeşidi de dinî ve ahlakî mesnevilerdir. Nitekim 15-16. yüzyıl şairi Ahmed-i Rıdvân’ın yazdığı Rıdvâniyye bu kategoridedir. Rıdvâniyye, şairin diğer mesnevilerinde görülen konu bütünlüğünün aksine birbirinden bağımsız konulardan oluşmaktadır. Bu konular genellikle dinî ve tasavvufî özelliktedir. Mesela “tevhit, iman, ibadet, edep, tövbe, sabır, rıza, hamd, şükür, aşk, nefis” ve benzeri birçok unsurun/kavramın eserde geçtiği tespit edilmiştir. Ahmed-i Rıdvân ele aldığı bu konularla birtakım dinî ve tasavvufî hususlara dikkat çekmiştir. Dolayısıyla bu çalışma, insanı doğrudan ilgilendiren din ve buna bağlı olarak tasavvufa dair unsurların/kavramların şair tarafından nasıl ele alındığının ortaya konulması açısından önemlidir. Çalışmada eserin tamamı incelenmiş, eserde geçen dinî ve tasavvufî içerikli beyitlerden bazıları örnek olarak verilmiştir. Eserden seçilen beyitler konu bağlamında, yani anlama dayalı şerh yöntemiyle açıklanmıştır. Böylece Rıdvâniyye’nin dinî ve tasavvufî yönden zengin bir kavram/unsur çeşitliliğine sahip olduğu, bunların çoğunlukla dinî ve tasavvufî muhtevayı aksettirecek tarzda eserde kullanıldığı sonucuna ulaşılmıştır.



