Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları

Yazarlar

  • MakaleAçık Erişim2026
    Çoruh (Artvin) Halkevleri ve Halkodaları (1936-1951)

    Zengin, Ersoy

    Makale, Cumhuriyet Halk Fırkası tarafından 1930’lu yıllarda kurulan halkevleri ve halkodalarının Artvin (Çoruh) örneği üzerinden incelenmesini konu almaktadır. Ulus-devlet inşası sürecinde toplumu dönüştüren başlıca aracın halkevleri ve halkodaları olduğu düşünüldüğünde Artvin (Çoruh) Halkevleri ve Halkodalarının faaliyetlerini ortaya koyan bir çalışmanın olmaması Artvin tarihi için bir eksiklik olarak karşımıza çıkmaktadır. 1936 yılında açılan Artvin Halkevi, Cumhuriyet devrimlerinin halka benimsetilmesi, eğitim ve kültür faaliyetlerinin yaygınlaştırılması amacıyla faaliyet göstermiştir. Başlangıçta yedi, ilerleyen yıllarda dokuz şube hâlinde örgütlenen Halkevi; dil-edebiyat, köycülük, spor, temsil, güzel sanatlar, sosyal yardım, halk dershaneleri, kütüphane, tarih ve müze gibi alanlarda önemli çalışmalar yürütmüştür. Artvin Halkevi, yerel basın, müzik, tiyatro ve spor etkinlikleriyle bölge halkının kültürel hayatını canlandırmış; aynı zamanda halkın eğitimine ve toplumsal bütünleşmesine katkıda bulunmuştur. 1937’de açılan Hopa Halkevi ve 1940 yılından itibaren Borçka, Şavşat ve Viçe’de (Fındıklı) açılan halkodaları, kırsal kesimlere kültür hizmeti götürmüştür. II. Dünya Savaşı koşulları ve mali yetersizlikler faaliyetleri sınırlasa da Halkevleri dönemin en etkin toplumsal örgütlenme araçlarından biri olmaya devam etmiştir. 1944 yılında nüfusu bini aşan nahiye ve köylerde 48 yeni halkodası açılmasına karar verilmiştir. Yeni yapılacak olan halkodalarının inşası büyük bir maliyet gerektirmiş, inşa masraflarının bir kısmını CHP Genel Sekreterliği, kalan kısmını da halkodasının yapılacağı yerin halkı üstlenmiştir. Bazı yerler hızlıca halkodalarını inşa edebilmişken bazı yerlerde maddi imkansızlıklardan dolayı inşa faaliyetleri yıllarca sürmüştür. 1945 sonrasında çok partili hayata geçişle birlikte halkevlerinin işlevi siyasallaşmış, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle de faaliyetleri sonlandırılmıştır. Artvin Halkevi binası 1952’de ilkokula dönüştürülerek halkevleri dönemi resmen sona ermiştir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
    AtıfOpenAlex2TR Dizin1
    TR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2026
    19-20. yüzyıllar arası sürgün ve iskân pratiklerinde kürt toplumsal ve geleneksel aktörlerine yönelik resmî tutumlar

    Çakmak, Yalçın

    Osmanlı İmparatorluğu’nun aşiretlere yönelik sür- gün ve iskân siyaseti, özellikle 18. yüzyılda yaygınlaşıp, geçirdiği çeşitli dönüşümlere rağmen devletin yıkılışına kadar sürdü. Bu politika, söz konusu dönem boyunca merkezî otoritenin taşra üzerindeki denetimini güçlendir- meye yönelik bir araç olarak kullanılmıştır. II. Abdülha- mid döneminde de devam ettirilen sürgün siyaseti, büyük ölçüde hem bir denetim hem de cezalandırma açısından aşiretlerin kontrol altına alınmasını hedeflemiştir. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin ardından iktida- rı ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti dönemindeyse, aşiretlere yönelik sürgün ve iskân uygulamaları yeni dö- nemin siyasal tahayyülüne uygun biçimde yeniden yapı- landırıldı. İTC’nin 1913-1918 yılları arasındaki iktidarı süresince uygulamaya konulan bu politikalar, Türk milli- yetçiliği çerçevesinde daha sistematik bir karakter kazan- mıştır. Geç Osmanlı döneminde şekillenen bu yaklaşım, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışının ardından kurulan Cumhuriyet’in erken safhalarında da zihniyet ve uygula- ma bakımından varlığını sürdürmüştür. Bu çalışmada; II. Abdülhamid’den erken Cumhuri- yet’e uzanan süreçte Kürtlerin kontrolü ve otorite karşıtı aşiretlerin tutumu kapsamında, Kürt toplumunun gele- neksel aktörlerine karşı yürütülen siyasetin ortaya konul- ması amaçlanmıştır. Bunun için de belirtilen periyotta ge- rek Osmanlı gerekse Cumhuriyet yönetimlerinin kaleme aldıkları resmî belgelerden hareketle her iki dönemde de uygulanan siyasetlerin neden ve sonuçları irdelenmiştir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    The September 6, 1917 Explosion at Haydarpaşa Port and Railway Station

    Zengin, Ersoy; Yar, Ayşe

    The study deals comprehensively with the explosion at the station and its effects on the course of the First World War. The main focus of the study, the explosion at the Haydarpaşa harbor and railway station, is examined within its historical context on the basis of archival documents and elaborated upon in the light of eyewitness accounts, memoirs, and contemporary sources. In the correspondence of Ottoman military and administrative officials, the explosion was evaluated as an accident. The Ottoman government’s characterization of the Haydarpaşa explosion as an accident during wartime is a strategic issue that deserves attention. First, by labeling the enemy’s successful sabotage at the capital’s most important logistical hub—the Haydarpaşa harbor and station—as an accident, the government sought to minimize the psychological impact that sabotage would have created. On the other hand, the ability of the Ottoman–Anatolian Railway Company to obtain compensation from insurance companies depended on the explosion being classified as an accident. Although archival records consistently treat the explosion as an accident, historical evidence suggests that the likelihood of it being sabotage is considerably higher.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2026
    Mecmû‘a-i Bektâşîye ve Muhtelif Gülbank Adlı Yazmalar Işığında Bektaşîlik Hakkında Bazı Tespitler

    Altı, Aziz

    Bektaşîlik, Hacı Bektâş Velî’nin takipçileri ve ardılları olan dervişler, babalar ve abdallar aracılığıyla geniş bir sahaya sirayet etmiştir. Geniş kitleler nezdinde teveccüh gören bu tarikat hakkında bilgi veren kaynaklar bulunmaktadır. Bu kaynaklardan iki tanesi ise ele alınan çalışmanın referanslarını oluşturmuştur. Mezkûr eserler Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı kataloğunun Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhı koleksiyonunda bulunmaktadır. XIX. yüzyılın sonlarına ait olan yazma eserlerden birisi “Mecmû‘a- i Bektâşîye” adını taşırken bir diğeri ise “Muhtelif Gülbank” adıyla envantere kaydedilmiştir. 2025 yılı itibariyle araştırmacıların istifadesine açılan mezkûr eserler tarafımızca yapılan taramalardan sonra tespit edilmiş ve Bektaşiliğin temel argümanlarını ortaya koymak adına mukayeseli bir şekilde çalışmada incelenmiştir. Bu iki temel eserden yola çıkılarak Hacı Bektâş Velî’nin hem yol hem soy zinciri, yaşadığı dönem, Bektaşîlik’teki Çelebi ve Bâbâgân yapılanması, On iki hizmet ve On iki post sahibi gibi konular izah edilmeye çalışılmıştır. Böylece Bektaşiliğin temel kaynaklarından olan iki eser daha ilgili başlıkları doğrultusunda Bektaşîlik çalışmalarına dahil edilmiştir. Çalışmada elde edilen bulgularla mevcut literatürdeki bilgiler mukayese edilmiş, halihazırdaki Bektaşîlik hakkındaki bilgilerle örtüşen ve örtüşmeyen hususların olduğu bu çalışmanın neticesinde vurgulanmıştır.

  • MakaleAçık Erişim2026
    Galata kulesi mehterleri

    Altı, Aziz

    Osmanlı Devleti’nin resmi müzisyenleri olan mehter takımı 1826 yılında lağvedilene kadar görevlerini ifa etmişlerdi. Savaş ve barış gibi her ortamda müziklerini icra eden mehterler İstanbul’un farklı noktalarında teşkilatlanmışlardı. Bu yerlerden birisi de tarihi yarımada da yer alan ve şehri görebilecek hâkim bir noktada bulunan Galata Kulesi idi. Başlangıçta Cenevizliler tarafından güvenlik gerekçesiyle inşa edilen Galata Kulesi, İstanbul’un Osmanlı Devleti’nin egemenliğine geçmesiyle farklı amaçlara hizmet etmiş ve 1715 yılında ise mehterlere tahsis edilmişti. 1715 senesinde kuleye yerleştirilen mehterler yedi kişiden oluşuyordu. Mehterler arasında tablcı (davulcu), zurnacı ve nakkareci ile birlikte bir de onları idare edecek mehterbaşı bulunuyordu. Mehterler günlük on beş akçe, mehterbaşı ise yirmi akçe almaktaydı. Teşkil edilen bu yeni mehterhaneye müzik aletleri devlet tarafından temin edilmişti. Günün belli zamanlarında rutin olarak mehterlerini çalan Galata Kulesi mehterlerinin müzik aletlerinin iki senede bir değiştirilmesi kanundu. Ancak vesikalar ışığında bu kurala pek riayet edilmediği görülmektedir. XVIII. yüzyılın sonlarında Galata kulesindeki mehterhaneye büyük davul olarak adlandırılan kös konulmuştu. Böylece Galata kulesi mehterleri sultanın hakimiyetinin sembolize edilmesi, günün vakitlerinin duyurulmasının yanı sıra kuleye konulan bu kös ile olası İstanbul yangınlarını önleme amacına da hizmet etmişti. Yukarıdaki bilgiler doğrultusunda kaleme alınan bu çalışmada; Galata kulesi mehterlerinin ihdası, ücretleri, atamaları ve hizmetleri ortaya konulmaya çalışılacaktır.

  • MakaleAçık Erişim2026
    Osmanlı’da Nevzuhur Bir Endüstri: II. Abdülhamid Devrinde Gazoz Sektörü ve Üretimde Tağşiş Meselesi

    Alp, Ruhat

    II. Abdülhamid devrinde gazoz üretiminde endüstriyel bir aşamaya geçiş noktasında çok önemli adımların atılmasıyla, Osmanlı topraklarında modern gazoz sektörü doğmuştur. Öte yandan fabrikasyon üretimin yol açtığı muazzam rant, üreticileri zaten insanlığın kadim bir meselesi olan gıda tağşişine karşı daha istekli bir hale getirmiş; kimyasal katkı maddeleri gibi yapay gıda teknikleriyle, bugün bile hala güncel bir mesele olan gıda terörü küresel, çok boyutlu ve karmaşık bir hale gelmiştir. Söz konusu olgu, başta gazoz olmak üzere gazlı içecekler sektöründe dahi tüm boyutlarıyla hayatî bir mesele olarak ortaya çıkmıştır. Sorunun çözümü noktasında, Abdülhamid bürokrasisi tarafından dönemin teamüllerine de uygun bir şekilde, modern ve akılcı bir sağlık ve hijyen politikası ışığında, gerekli kurumsal, hukukî, teknik, maddî ve ilmî düzenlemeler yapılmaya çalışılmıştır. Bu durum Osmanlı Devleti’nin gazoz sektöründe modern kapitalist üretim sistemlerine uygun hareket etmesini ve üretici faaliyetlerinin kamu sağlığına uygun olup olmadığına dair bir teftişi zorunlu kılmıştır. Bu bağlamda bu makale, II. Abdülhamid devrinde gazoz sektörünün halihazırını, endüstrileşmeye yönelik girişimleri, üretimde gerçekleştirilen tağşiş faaliyetlerini ve devletin modern, faydacı ve yenilikçi bir sağlık konsepti üzerinden bu faaliyetleri engelleme çabalarını konu edinmektedir. Mezkûr dönemde bu temaya yönelik veriler, arşiv belgeleri ışığında ortaya konulmaya çalışılmıştır. İmtiyaz sözleşmelerinin de rehberliğinde kamu sağlığı merkezli endüstrileşme çabaları çalışmanın odak noktasını oluşturmaktadır.

    • SDG 9 · Sanayi, Yenilikçilik ve Altyapı
  • MakaleAçık Erişim2026
    Çok Partili Siyasal Hayata Geçiş Sürecinde Çoruh (Artvin) Vilayetinde Siyaset (1946-1950)

    Zengin, Ersoy

    Bu çalışma, Türkiye’de çok partili siyasal hayata geçiş sürecini Çoruh (Artvin) vilayeti örneği üzerinden incelemektedir. II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan siyasal ve ekonomik liberalizasyon süreci, yeni siyasal oluşumlara zemin hazırlamış; bu ortamda kurulan Demokrat Parti (DP), kısa sürede ülke genelinde teşkilatlanma faaliyetlerine başlamıştır. 1946 yılında Rasim Şahinler, Hasan Ciner ve Zihni Ural’ın öncülüğünde Çoruh’ta atılan ilk örgütlenme girişimleri yetersiz kalmış, bu nedenle 21 Temmuz 1946 tarihinde gerçekleşen seçime DP milletvekili adayı çıkaramamıştır. Seçimlerde iktidar partisinin hile yaptığını öne süren DP, seçim güvenliğinin sağlanması için yasal güvenceler talep etmiş ve usulsüzlük iddialarını sürekli gündemde tutmuştur. İktidar ile muhalefet arasındaki gerilim Çoruh vilayetinde de açık biçimde hissedilmiş; 1947 muhtarlık seçimlerinde DP’li Zihni Ural’ın yayımladığı beyannamede Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) teşkilatı hırsızlıkla suçlanmıştır. Aynı yıl eski bir CHP yöneticisi olan Kaydi Çeltikçioğlu’nun DP’ye katılmasıyla partinin il yönetim kurulu teşkil edilmiştir. Bu kurulunun büyük bir kısmı Çeltikçioğlu’nun akrabalarından oluşmuştur. CHP, uzun yıllar iktidarda bulunmanın sağladığı örgütlenme avantajına sahipti. Halkevleri ve halkodaları aracılığıyla topluma ulaşma bakımından güçlü bir konuma sahip olan CHP, kırsal alanlardaki zayıf teşkilat yapısını gayretli partililerle güçlendirmeye çalışmıştır. Bazı memurların DP’ye yakın durmaları, tayinlerle engellenmek istenmiş, ancak bu uygulama beklenen sonucu vermemiştir. Uzun iktidar dönemi CHP içinde yorgunluğa, halkta ise bıkkınlığa yol açmıştır. Basın ve aydın çevrelerinin önemli bir kısmının DP’ye destek vermesi, partinin kısa sürede güçlü bir muhalefet odağına dönüşmesini sağlamıştır. Seçimlerden iki ay önce yayımlanmaya başlayan Demokrat Çoruh gazetesi, iktidarı eleştiren yayınlarıyla bu süreci hızlandırmıştır. Derin ideolojik farklılıklar bulunmamasına karşın, değişim isteyen Çoruh halkı 14 Mayıs 1950 tarihli seçimde DP adaylarını desteklemiştir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
    AtıfOpenAlex1
    TR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2026
    Miralay İsmail Fazıl’ın Dersim Raporu

    Altı, Aziz

    Dersim olarak adlandırılan bölge, 1514 Çaldıran Savaşı akabinde Osmanlı Devleti’nin sınırlarına dahil edilmiştir. Ancak Osmanlı Devleti, bu bölgede tam manasıyla hakimiyetini tesis edememiştir. 19. yüzyıla gelindiğinde asayişin ve otoritenin tam anlamıyla sağlanamadığı Dersim’de devlet otoritesini inşa etmek amacıyla bir dizi rapor yazılmıştır. Bu raporlardan birisi de o dönemde Erzincan’da 4. Ordu’da görev yapan Miralay İsmail Fazıl tarafından kaleme alınmıştır. Devlet Arşivleri Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığı Askeri Tarih Arşivi’nde bulunan rapor 21 sayfadan oluşmaktadır. 1899 senesinde yazılan bu raporda; raporun yazılış gayesi, Dersim’in idari, askeri ve sosyo-ekonomik yapısı, o ana değin tatbik edilmeye çalışılan ıslahatların başarısız olma gerekçeleri, uygulanması önerilen sancak ve kaza idaresi, yine ihdas edilmesi öngörülen Dersim Yerli Taburlarının nasıl teşkilatlanacakları, bunların özlük hakları, halkın vergi muafiyeti ve farklı konulara temas edilen içerik yer almıştır. Oldukça ayrıntılı bir rapor yazan İsmail Fazıl’ın bu çalışması yalnızca ıslahata yönelik bilgi vermemiş, aynı zamanda 1899 yılındaki Dersim’in sosyo-ekonomik vaziyetinin de fotoğrafını çekmiştir.

    AtıfOpenAlex1
    TR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2026
    Egg Trade in the Ottoman State: Economic Value, Production, Export and Incorporation

    Başkutlu, Salih

    The nutritional content and economic value of eggs have made them a critical trade product worldwide. One of the essential human food sources, eggs, became one of the most valuable products of global trade, especially in the 19th and 20th centuries. While egg production in Europe and America increased gradually, the Ottoman Empire became a significant exporter. Eggs are an essential raw material for the food sector and industrial and pharmaceutical sectors. For this reason, many countries have developed various policies to increase egg production and develop their trade. The Ottoman State had great potential for egg production thanks to its vast agricultural lands and deep-rooted tradition of animal husbandry. Regions such as the Black Sea provinces, Sivas, Erzurum, Mamuretülaziz, Hüdavendigar, Aydın and Rumeli were favorable locations for chicken breeding and egg trade. Ottoman eggs were exported mainly to Europe. Small-scale enterprises and peasants generally carried out poultry farming in the Ottoman State. However, larger-scale production areas began to be established with the increasing European demand. In this context, the study above evaluates the emergence, development, commercialization, corporatization, problems encountered, and proposal for solutions to the egg industry in the Ottoman State.

    • SDG 2 · Açlığa Son
    • SDG 8 · İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme
  • MakaleAçık Erişim2025
    II. Abdülhamid Devrinde Ölü Doğmuş Bir Rum Cemiyeti: Cemiyet-i Mezhebiye

    Alp, Ruhat

    Modernitenin geleneksele meydan okuyuşunda işlevsel bir öğe olan ve Fransız İhtilali ile evrensel bir mesaja dönüşen ulusçuluk, mevcut siyasal yapı ve statükoları dönüştürmüş, Osmanlı gibi geleneksel imparatorluklar bu kavramın etkisiyle tedrici bir parçalanma süreci içerisine girmişlerdir. Yunan/Rum tebaayı da etkisi altına alan bu akım, kadim Osmanlı birlikte yaşama kültürünün de bir bakıma sonunu getirmiştir. Kaldı ki Yunan ulusçuluğu yapısı itibariyle irredentist, yani kültürel veya tarihi bağ kurulan toprakları geri almayı hedefleyen bir harekettir. Dolayısıyla, 19. yüzyıl Yunan ulusçularının Osmanlı Rumlarının yaşadığı topraklara yönelik taleplerine karşı Osmanlıların savunma refleksleri geliştirdiği de bir dönemdir. Yunan ulusçuları, davaları için cemiyetleri dahi araçsallaştırmışlardır. Osmanlı Rumlarının kurduğu birçok cemiyet, toplumsal faaliyetler kisvesi altında ulusçuluğun kaleleri haline gelmiş ve devleti oldukça uğraştırmıştır. Çalışmamızın konusu olan Cemiyet-i Mezhebiye, 2. Abdülhamid döneminde, İstanköy Adası’nda, tam da böyle bir konjonktür içerisinde doğmuştur. Cemiyet bir zanaat ve esnaf cemiyeti kimliğiyle ve daha çok Rumlara yönelik bir imajla ortaya çıkmıştır. Cemiyete, Abdülhamid bürokrasisi şüpheyle yaklaşmış ve nihayetinde cemiyetin faaliyetlerine izin verilmemiştir. Bu çalışmada, Cemiyet-i Mezhebiye’nin kanunnâmesine dayanarak kurumsal kimliğine ve işleyiş mekanizmalarına dair veriler ortaya konulacağı gibi ulusallaşma ve cemiyetleşme olguları ekseninde, cemiyetin kuruluşuna neden izin verilmediği sorusunun da cevabı aranacaktır. Bu itibarla Osmanlı topraklarında ölü doğmuş bir cemiyetin tarihsel serüveni, çalışmanın odak noktasını oluşturmaktadır.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleYalnız künye2025
    Tarihsel Anlayışın Diyalektik Dokusu: Çağdaş Hermenötikte Collıngwood’un Soru Ve Cevap Mantığı

    Özpolat, Gürhan; Tural, Ali Can

    Robin George Collingwood, tarihsel bilginin dinamik ve öznel doğasını kabul ederek, doğa bilimlerinden farklı bir tarihsel metodolojinin gerekliliğini vurgulamıştır. Onun felsefesi, tüm insanlık tarihinin temelde insan düşüncesinin ve öz farkındalığının tarihi olduğunu ileri sürer. Collingwood, tarihsel aktörlerin düşüncelerini ve niyetlerini yakalama çabasında, geçmiş olayların “dışı” ve “içi” arasında ayrım yapar. Ona göre, tarihçinin rolü sadece olayları kaydetmenin ötesine geçer; ilgili soruları formüle ederek geçmiş düşünceleri zihinsel olarak yeniden canlandırmayı içerir. Bu makale, Collingwood'un felsefesinin tarihsel kavrayış üzerindeki derin etkisini, özellikle de “soru ve cevap mantığı” olarak bilinen yaklaşımı aracılığıyla incelemektedir. Bu yöntem, tarihsel anlayışın temeli olarak sorular ve cevaplar arasındaki etkileşimin altını çizmektedir. Soru ve cevap mantığı, önermeler ve sorular arasındaki karmaşık bağı vurgulayarak geleneksel mantığa meydan okur ve böylece tarihsel sorgulamada anlam, hakikat ve anlayışı yeniden tanımlar. Ayrıca makale, bu yaklaşımı hermenötik gelenek içerisinde analiz ederek, anlamanın süregelen ve sonsuz doğasını ele almaktadır. Heidegger'in döngüsel hermenötik anlayışıyla paralellikler kurarak, tarihsel yorumlamanın ve tarihsel anlam arayışının dinamik, diyalektik ve diyalojik doğasını vurgulamaktadır. Özetle, bu çalışma Collingwood'un çağdaş hermenötik üzerindeki etkisini incelemekte ve tarihsel yorumlama ve insan anlayışında soru ve cevap mantığının geçerliliğini yeniden teyit etmektedir.

  • MakaleAçık Erişim2025Scopus SJRQ3
    Birinci Dünya Savaşı Yıllarında Dersim [1914-1918]

    Zengin, Ersoy

    Birinci Dünya Savaşı yıllarında önemli hadiselerin yaşandığı Dersim mutasarrıflığı Osmanlı Devleti’nin nüfuzunu tam olarak tesis edemediği bir yerdi. Savaş yıllarında Doğu Cephesine yapılan ikmal Dersim üzerinden ve çevresinden yapıldığından stratejik konuma sahipti. Osmanlı idarecileri Dersim’den oldukça az miktarda asker temin etmişlerdi. Esasen Osmanlı idarecileri Dersim’den asker temin etmekten çok Doğu Cephesi’ne Elaziz ve Sivas’tan yapılan sevkiyatın Dersimliler tarafından sekteye uğratılmamasını hedeflemişlerdi. Bu hedefe 1916 yılının mart ayına kadar büyük oranda ulaşılmış olsa da 8 Mart 1916’da Doğu Dersim’de başlayan isyan Osmanlı Devleti’ni çok zor bir durumda bıraktı. Bu isyan Erzincan’a doğru ilerleyen Rus birliklerinin işini kolaylaştırdı. Osmanlı askeri kuvvetleri 1916 yılının mayıs ayında isyanı bastırdı. İlerleyen zamanda bölgede dengeler Osmanlı Devleti’nin lehine gelişti. 1917 yılında Rusya’da yaşanan iç karışıklıklar sonucunda Rus ordusu Doğu Anadolu’dan çekilmeye başladı. Dersim aşiretleri 1917 yılının ikinci yarısından itibaren Osmanlı ordusunda milis olarak yerlerini aldılar. Dersim milisleri, 1918 yılında Ermeni birliklerinin işgali altında bulunan Erzincan ve Erzurum’un kurtuluşunda bulundular.

  • MakaleAçık Erişim2025Scopus SJRQ2
    Ahmed yesevi kültürünün türkiye türkçesi söz varlığına katkıları

    Koç, Ali

    Hoca Ahmed Yesevî’nin 12. yüzyılda Orta Asya’da Türkçeyi tasavvufun dili haline getirme çabaları, Anadolu’ya göç eden dervişler aracılığıyla bu topraklarda da kök salmıştır. Yesevî (1093-1166), Türk tasavvuf geleneğinin kurucu isimlerinden biri olarak, Divan-ı Hikmet adlı eseriyle Türkçenin dinî ve kültürel söz varlığına önemli katkılarda bulunmuştur. Ahmed Yesevî kültürünün Türkiye Türkçesi söz varlığına etkilerini disiplinlerarası bir perspektifle analiz ederek, dilin tarihsel ve kültürel dönüşümüne odaklanmak bu araştırmanın çerçevesini oluşturmaktadır. Araştırmanın temel amacı, Yesevî'nin tasavvufi öğretilerinin Türkçenin dinî terminoloji, ahlaki kodlar ve morfolojik yapı üzerindeki kalıcı katkılarını sistematik bir şekilde ortaya koymaktır. Çalışma, Yesevî'nin Divân-ı Hikmet eserindeki dil stratejilerini, Anadolu'daki sözlü kültür pratiklerini ve modern Türkçenin semantik derinliğini karşılaştırmalı yöntemlerle incelemektedir. Yesevî'nin İslami kavramları Türkçeleştirme çabasının dilin epistemolojik sınırlarını genişlettiğini göstermektedir. "Gönül", "hakikat" ve "eren" gibi terimlerin Türkçe köklerle yeniden üretilmesi, hem dinî bir dil inşasına hem de toplumsal hafızanın şekillenmesine katkı sağlamıştır. Ayrıca, "-lık/-lik" ve "-daş/-deş" ekleriyle türetilen kelimeler (aşklık, gönüldaş), soyut tasavvufi kavramların somutlaştırılmasında kritik bir işlev üstlenmiştir. Atasözleri ve deyimler ("Eline, beline, diline sahip ol") üzerinden yapılan analizler, Yesevî etiğinin gündelik dile nasıl içkinleştiğini ortaya koyarken; sözlü kültürdeki "Horasan erenleri" anlatıları ve coğrafi adlandırmalar (Dervişler Köyü), bu mirasın mekânsal ve kolektif boyutunu vurgulamaktadır. Yesevî kültürünün Türkçeyi bir iletişim aracı ve kültürel kimliğin bir taşıyıcısı haline getirdiği sonucuna ulaşılmaktadır. Bu bulgular, dil-kültür etkileşiminin tarihsel sürekliliğini anlamak için metodolojik bir çerçeve sunarken, gelecek araştırmalarda semantik evrim ve dijital çağdaki dönüşümlerin incelenmesi gerekliliğine işaret etmektedir. Ahmed Yesevî’nin hem dinî bir lider hem Türkiye Türkçesini biçimlendiren linguistik bir rol taşıyıcısı olduğu vurgulanmaktadır. Araştırma, Türk dili tarihi ve kültürel kimlik çalışmalarına yöntemsel bir çerçeve önerisiyle katkıda bulunmayı da amaçlamaktadır.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Gulâm Huseyn Sâidî’nin ‘‘Top’’ Adlı Romanında İran’da Meşrutiyet Dönemi

    Şeker, Melike

    İran edebiyatının önemli isimlerinden Gulâm Huseyn Sâidî’nin Top adlı romanı, İran tarihinin meşrutiyete geçiş dönemine ilişkin tarihsel anlatıları farklı bir bağlamda yorumlama imkânı tanıyan edebi bir eserdir. 19. yüzyıl tarihsel koşullarında günümüz İranı’nın Azerbaycan bölgesinde Meşrutiyet döneminin etkilerini tasvir eden Sâidî romanında değişimi top metaforu ile işlemektedir. Romanda anlatının merkezinde bulunan top metaforu hem çağın yeniliklerini hem de halkın çağın yeniliklerine karşı muhalefetini temsil etmektedir. İran tarihinin önemli bir dönemini işleyen roman ekonomi-politik dönüşümlerin toplumsal süreçlere etkisini konu edinmektedir. İran’a kuzey bölgesinden komşu Çarlık Rusya’nın sömürgeci bir güç olarak nüfuz alanını genişletme politikasının etkisi bağlamında işleyen roman, Avrupa merkezli kapitalist ekonominin Rusya aracılığıyla bölgede neden olduğu dönüşümlerin dinamiklerini ortaya koymaktadır. Bu yönüyle Sâidî’nin romanı edebi bir eser olmanın ötesinde tarihsel bir döneme ışık tutan önemli kaynak niteliğindedir. Bu makale, Gulâm Huseyn Sâidî’nin Top isimli romanını İran’ın Meşrutiyet dönemine geçiş süreciyle ilişkili ele alarak yaşanan toplumsal ve siyasal dönüşümlerin makro-tarihsel koşullarla ilişkisini kurmayı hedeflemektedir. Bu bağlamda çalışma, Çarlık Rusya’nın İran coğrafyasındaki sömürgeci etkisini romanın olay örgüsünün geçtiği İran’ın kuzeybatı Azerbaycan bölgesindeki politikaları kapsamında ele almaktadır.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Türk Dünyasında Nevruz: Adlar ve Anlamlar

    Koç, Ali

    Nevruz, Türk dünyasının ortak geçmişini ve kültürel zenginliğini yansıtan, köklü bir gelenekle bugüne taşınmış kadim bir bayramdır. Yalnızca baharın gelişini ve doğanın uyanışını kutlamakla kalmaz, aynı zamanda toplumsal dayanışmayı, bereketi ve yenilenmeyi simgeler. Türk toplulukları, binlerce yıldır bu bayramı farklı adlarla anmış ve her biri, Nevruz’un derin anlamını kendi kültürüne göre şekillendirmiştir. “Naurız”, “Nooruz”, “Nevbahar”, “Nevris”, “Yılsırtı” ve “Ruzlama” gibi adlar, bu bayramın tarihî, mitolojik ve kültürel köklerini zenginleştiren birer iz olarak Türk dili ve kültüründe yerini almıştır. Türklerin geniş coğrafyasında Nevruz, bir mevsim geçişi ritüelinin çok ötesinde, halkları bir araya getiren güçlü bir bağdır. Nevruz, tarih boyunca Türk dünyasında milli kimliği, dayanışmayı ve gelenekleri diri tutan bir değer olarak öne çıkmıştır. Ortak bir geçmişin izlerini taşıyan bu bayram, halkın belleğinde mitolojik anlatılarla ve inançlarla harmanlanmış, her toplumda farklı adlarla anılsa da ortak duygularla kutlanmıştır. Bu yönüyle Nevruz, toplumsal birliğin ve kültürel ortaklığın canlı bir simgesi olmayı sürdürmektedir. Bu çalışmada da, Nevruz'un farklı adları ve anlamları üzerinden nasıl dilsel ve kültürel bir birlik oluşturduğu incelenecektir. Ayrıca, Nevruz'un Türk milletini birleştiren köklü değerleri temsil ettiği çeşitli örneklerle gösterilecektir. Türk dünyasında 50’den fazla isimle anılan Nevruz'un tüm varyantlarının "yenilenme, birlik, doğa ile uyum" temalarında ortak bir kültürel kimlik oluşturduğu görülmektedir

  • MakaleYalnız künye2025
    Geç Dönem Çağatay Türkçesiyle Yazılmış Münâcât-ı Harezm-Nâme Metni Üzerine Bir İnceleme

    Yıldız, Sevim Erdem

    Eckmann, Çağatay dili için, Karahanlı ve Harezm-Altın Ordu yazı dillerinin devamı olarak Timurlular idaresi altında gelişen ve XI. yüzyıldan XIX. yüzyıl sonuna kadar devam eden Orta Asya İslâm-Türk yazı dilinin gelişmesindeki üçüncü safhayı kastettiğini belirtir. Onun verdiği tasnife göre Çağatay Türkçesi üç döneme ayrılmaktadır: 1. Klasik Öncesi Dönem: (XV. yüzyılın başından, Nevâî’nin ilk eserini verdiği 1465’e kadar devam eden dönem), 2. Klasik Dönem (1465-1600), 3. Klasik Sonrası Dönem (1600-1921). Nevâîʼnin eserleriyle klâsik şeklini alan bu yazı dili XIX. asırdan sonra yerini Özbekçeye bırakmıştır. Burada incelemesini yaptığımız Münâcât-ı Harezm-nâme adlı metin, H. 1308 (1890-91) tarihinde Çağatay Türkçesiyle yazılmıştır. Eckmann’ın yaptığı bu tasnifine göre, bu metin klasik sonrası dönem (1600-1921) metinleri içerisinde yer almaktadır. Dāmollā ʿAbdüʼl-ġaffār ibn Nūr Muḥammed tarafından istinsah edilen eser, St. Petersburg kütüphanesinde İVR RAN koleksiyonunda A 708 koduyla kayıtlı olan Şeyh Necmeddin-i Kübra’nın şehit olup Harezm’in mahvoluşunun anlatıldığı bir yazmanın arkasında, 112b-118b varakları arasında bulunur. Eserin konusu Harezm şehri ve evliyaları hakkında bir şiirdir. Bu çalışmada söz konusu Arap harfli metnin yazı çevrimi yapılarak metin Türkiye Türkçesine aktarılmış, metnin yazım özellikleri ve ses bilgisi özellikleri açıklanarak metnin dizin ve etimolojik sözlüğü ortaya konulmuştur. Çalışmanın sonuna metnin orijinali de eklenerek özellikle araştırmacıların gerektiğinde ana kaynağı kullanmasına imkân tanınmıştır. Böylece Çağatay Türkçesine ait klasik sonrası dönem metinlerinin incelenmesine katkı sağlanmıştır.

  • MakaleAçık Erişim2025
    Avrupa`da Üçüncü Haçlı Seferine Neden Olan Etkenler ve Sefer Öncesi Hazırlıklar

    Genç, Özlem; Korunur, Harun

    Haçlı Seferleri yaklaşık 200 yıl boyunca Anadolu ve Orta Doğu`yu kan gölüne çeviren, tarihte eşi benzeri görülmemiş kitlesel bir harekettir. Binlerce insan ne ile karşılaşacaklarını bilmeden kendilerine vaat edilenlere inanarak yola çıkmışlardır. Bu harekatta İspanya Müslümanlarına karşı elde ettikleri başarılar çok etkili olmuştur. Aynı başarıyı Kutsal Topraklar`da da göstereceklerine inanan çoğunluğu yaya olan bu insanların önemli bir kısmı yollarda hayatını kaybetmiş, bir kısmı da köle tüccarlarının eline düşmüştür. Seferler arasında başarılı olan tek sefer birinci seferdir. Kudüs`ü Müslümanlardan almak için kilometrelerce yol gelen askerler, pek çok kayıptan sonra bu amaçlarına ulaşmışlardır. Elbette bu başarıda o dönemde Anadolu`ya hâkim olan Türk İslâm dünyasının kendi iç sorunlarıyla uğraşması da etkilidir. Bu sayede Haçlılar büyük zorluklarla karşılaşmadan güneye inebilmiştir. 1147`de başlayan ikinci seferin sebebi Musul Atabeyi İmâdeddîn Zengî`nin 1144`te Urfa`yı Haçlıların elinden almasıdır. 4 Temmuz 1187’de Selâhaddîn Eyyubî komutasındaki Müslümanlar Hıttin’de Kudüs Haçlı Krallık ordusuna karşı başarı sağlamış böylece Kudüs yeniden Müslüman hâkimiyetine girmiştir. Bu haberin Avrupa’ya ulaşmasıyla Avrupa’da yeni bir sefer hazırlığı başlamıştır. 1187/9 civarında gerçekleştirilecek olan üçüncü sefer sırasında doğuda Selâhaddîn Eyyubî liderliğinde İslâm birliği sağlanmış durumdadır. Avrupa ise kendi içinde büyük sorunlar yaşamaktadır. Sefer için yapılan hazırlıklar içerisinde kendi aralarında saldırmazlık anlaşmaları yapmak, yeni vergiler koymak, asker toplamak için yeni yollar denemek sayılabilir. Çalışmamızda bu konunun ayrıntılarına değinilecektir.

  • MakaleAçık Erişim2024
    İnsanlıktan uzak: emily için bir gül’de ve atinalı timon’da mizantropinin temsili

    Şentürk, Gamze

    Bu makale, Amerikalı yazar William Faulkner’ın Emily İçin Bir Gül (1930) adlı kısa öyküsüne ve İngiliz oyun yazarı William Shakespeare’in Atinalı Timon (1623) adlı oyununa odaklanarak bu eserlerde tasvir edilen Emily ve Timon adlı iki mizantrop karakterleri incelemeyi amaçlamaktadır. Oxford İngilizce Sözlüğü’nde mizantrop kavramı, “insanlıktan hoşlanmayan ve insan toplumundan kaçınan kişi” (2010, s. 1130) olarak tanımlanmaktadır. Kavram, Yunanca nefret anlamına gelen “misein” ve insan anlamına gelen “anthropos” sözcüklerinin birleşiminden oluşur. ‘İnsanlık düşmanı’ olarak ifade edebileceğimiz mizantrop karakterler, William S. Gilbert ve Jonathan Swift gibi çeşitli yazarlarca edebiyatta sıklıkla tasvir edilmiştir. En tanınmış mizantrop karakterlerden biri de Fransız oyun yazarı Moliere’in 1666 tarihli Adamcıl oyunundaki Alceste karakteridir. Bu çalışmanın merkezine koyduğu eserlerden biri olan Emily İçin Bir Gül adlı kısa hikâye, gizemli ve izole bir karakter olan Emily Grierson’ın hikâyesini anlatır. Emily inzivada yaşayan, geçmişine sıkı sıkıya bağlı ve dış dünyayla etkileşimi kısıtlı bir figürdür. Babası, statüsü ve toplumun ondan beklentileri gibi dış faktörlerin etkisiyle içine kapanan Emily, bir mizantrop olarak karşımıza çıkar. Shakespeare’in çok az bilinen ve sahnelenen oyunlarından olan Atinalı Timon oyunu ise Timon adlı bir karakterin trajik yolculuğu etrafında geçer. Başlangıçta cömert olan ve toplum tarafından sevilen Timon, insanlığa ve topluma karşı yaşadığı hayal kırıklığı nedeniyle dünyadan ve insanlardan tamamen uzaklaşır ve bir mizantropa dönüşür. Bu iki eser, farklı dönemlerde yazılmış olmalarına rağmen, iki insanlık düşmanı karakteri ele alır. Bu çalışmanın amacı da Emily ve Timon’un insan düşmanı kişiliklerini, toplumdan kopuş süreçlerini de ele alarak ve benzerlik ile farklılıklarına değinerek irdelemektir.

  • MakaleAçık Erişim2024
    Şeyh gâlib’in “eyler semâ” redifli gazelini şerh denemesi

    Demirbağ, Abdulsamet

    On sekizinci yüzyılın mümtaz şahsiyetlerinden biri olan Şeyh Gâlib, klasik Türk şiiri sahasına damgasını vurmuş Mevlevi şairlerdendir. Şairin şiirleri incelendiğinde kendisine has üslubu, kullanmış olduğu sembolleri ve hayalleri ile şiirlerinin derin manalar içerdiği görülmektedir. Şiirlerindeki bu özelliklerin yanı sıra şairin aynı zamanda bir Mevlevi şeyhi olmasının etkileri de şiirlerinde vücut bulmuştur. Şairin çalışmaya konu olan eyler semâ redifli gazeli de bu özellikleri bünyesinde barındırmaktadır. Dolayısıyla Mevleviliğe dair bazı hususiyetler ve tasavvufi imgeler diğer şiirlerinde olduğu gibi bu gazelde de bir estetik unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmanın giriş bölümünde şairin hayatı, Mevlevilik, zikir ve sema konularından bahsedilmiştir. Sonrasında ise yedi beyitten oluşan gazelin şerhine geçilmiştir. Şerhi yapılan bu şiirde genel manada ilahi aşkın tesiriyle varlık âlemindeki her nesnenin cezbe hâlinde olduğu düşüncesi işlenmiş, bu hâl Mevlevi zikri olan sema ile ilişkilendirilerek verilmiştir. Zengin çağrışımların söz konusu olduğu bu gazelin şerhini yaparak hem şairin edebî yönüne hem de şerh alanına katkı sunmaya çalışılmıştır.

  • MakaleAçık Erişim2024
    Traditional and Local Data Usage in Boutique Hotels; Kerme Ottoman Konak

    Güngör, Gizem Nur; Ceylan, Ebru Nalan

    Boutique hotels furnished stylish are one of the types of accommodation facilities. Quality design and architectural features are the basic values that boutique hotels should provide. In today's architecture, steps need to be taken to keep traditional and local architecture alive. In some cases, it is thought that being inspired by traditional and local architecture as a concept in boutique hotel design, will contribute to the preservation of cultural heritage, beyond imitation and copying. Design processes based on data consisting of both natural and cultural elements have a high potential to ensure the protection and sustainability of cultural heritage. In this context, the use of traditional and local data in boutique hotels is examined through the example of Kerme Ottoman Konak in Muğla Akyaka. The hotel was designed as a museum, equipped with Seljuk, Ottoman and local architectural elements, in order to promote the traditional architectural design culture on a global scale and in compliance with the design parameters added to the zoning rules as a result of Nail Çakırhan houses receiving award for successfully interpreting the traditional. In the study, a case study was conducted. The data was obtained through on-site investigations and from the hotel's website. Spatial design was analyzed within the framework of Ching's concepts of "architecture, form, space and order". The design principles, which include the blending of tradition, locality and modernity in relation to Nail Çakırhan's architecture, are schematized and presented. According to the findings, it has been determined that the hotel is a boutique hotel that can be shown as an example in terms of sustainability in the protection and preservation of cultural heritage with its architectural shaping, interior design, material and furnishing usage, which includes elements from Seljuk, Ottoman and local cultures.

    • SDG 11 · Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar