Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları

Yazarlar

  • MakaleYalnız künye2020
    Tarihsel süreçte “dersim meselesi”

    Zengin, Ersoy

    Tarih boyunca muhalif gruplara ev sahipliği yapmış olan Dersim, Osmanlı Devleti’nin son döneminden itibaren bir “mesele” olarakortaya çıkmıştır. Bahsedilen “mesele” bölgede yaşayan Kızılbaşlarınmerkezi otoriteye karşı uzlaşmaz tutumu olarak ifade edilebilir. Merkezi otoritenin modernleşme arzusu doğrultusunda ülkenin her tarafındaki topraklara egemen olma çabası Dersim’in feodal güçleri tarafındansonuçsuz bırakılmak istenmiştir. Aşiretler, zaman zaman kaza ve nahiye merkezlerindeki hükümet binalarını işgal edip, memurları bölgeden kovmuşlardır. Hükümetin bu duruma tepkisi ise isyan eden aşiretinüzerine askeri harekât yapmak olmuştur. Tarihi birçok hadisenin etkisiyle ortaya çıkan Dersim meselesini anlamak göründüğünden çok dahakarmaşıktır. Bu makalede tarihsel süreçte “Dersim meselesi” incelenmeye çalışılmıştır.

    AtıfTR Dizin3
    TR Dizinİncele
  • MakaleYalnız künye2020
    19. yüzyılda mekteb-i mülkiye mezunlarının devlet kademelerinde istihdam edilmeleri üzerine örnekler

    Ela, Özkan

    19. yüzyıl Osmanlı Devletinde Tanzimat Fermanı’nın ilan edilmesi batılılaşma yolunda atılan önemlibir adımdır. Bu süreçten en fazla etkilenen kişilerin başında devlet kademesinde görev alan idarecilerolmuştur. Nitekim idari kadrolarda artık iyi tahsilli ve yabancı dil bilgisi olan kişilere ihtiyaç duyulmayabaşlanmıştır. Bu kişilerin yetiştirilmesi aşamasındaki girişimlerden ilki II.Mahmut döneminde Mekteb-iMaârif-i Adliyye ve Mekteb-i Ulûm-i Edebiyye okullarının açılmasıyla başlamış, Abdülmecit zamanındaaçılan Mekteb-i Fünûn-ı Mülkiyye’nin kurulmasıyla da devam etmiştir. Amaç, okullarda donanımlı kişileryetiştirmek, bunun için de kişileri yetenekleri ölçüsünde belirli sınavlara tabi tutmaktır. II. Abdülhamitdöneminde ise Mekteb-i Fünün-u Mülkiyenin ismi ve içeriği değiştirilerek daha kapsamlı bir okul olanMekteb-i Mülkiye-i Şahane açılmıştır. Bu okul, hem ders içeriği hem de uygulamaları sayesinde 19. yüzyılOsmanlı Devletinde bilgi ve kültür seviyesi yüksek, görev alacağı işe hâkim idareciler yetiştirmeyiamaçlamıştır. Bu okuldan mezun olacak idareci adaylarının istihdamı ve görev alacakları süreçte yapmalarıgerekenler hususundaki düzenlemelere de oldukça önem verilmiş, bunun için görev alacakları yerlerdekivazifeleri belirlenmeye çalışılmıştır. Mektebi-i Mülkiyeden mezun olan kişilerin istihdamı hususundaözellikle idari alanda yöneticilik üzerine atamaların olduğu, ancak bunun dışında Hariciye Nezareti, MaarifKalemi ve Dâhiliye dairesi gibi pek çok kurumda görev aldıkları tespit edilmektedir. Bu çalışmada Mekteb-iMülkiye’den mezun olan kişilerin hangi kurumlarda görev aldıkları ve göreve atanma sürecinde nasıl biruygulamaya tabi tutuldukları üzerine tespitler örneklerle açıklanacaktır.

    AtıfTR Dizin2
    TR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2020
    Bebek peksimethanesi

    Altı, Aziz; Başkutlu, Salih

    Peksimet özelde deniz kuvvetleri genelde ise Osmanlı ordusu için vazgeçilmez bir iaşe kaynağıdır. 18.yüzyılın sonuna kadar taşeron mantığıyla özel sektöre yaptırılan peksimetler, H 1214 (M 1799 / 1800) yılında BebekPeksimethanesinin kurulmasıyla bizzat devlet tarafından üretilir olmuştur. Bebek bahçesi yakınlarında kurulanpeksimethane, genel olarak donanma personeli için peksimet pişirmiştir. Bebek Peksimethanesinin bünyesinde sadecefırın değil değirmen gibi farklı fonksiyonlara sahip yapılar da yer almıştır. Peksimethanedeki üretim bir nizamhâlinde devam edip üretilen peksimetler ülkenin dört bir köşesinde donanma mensuplarınca tüketilmiştir. BebekPeksimethanesi büyük bir üretim kapasitesine sahip olmasına rağmen zaman zaman talebi karşılamakta kifayetsizkalmıştır. Böyle durumlarda eski usul takip edilerek iş yükü İstanbul’daki özel fırınlara paylaştırılmıştır. Ele alınan buçalışmada Bebek Peksimethanesinin kuruluşu, idari yapısı, üretim kapasitesi, tamiri ve peksimethaneye hammaddetemini gibi temalar incelenmiştir

    AtıfOpenAlex1
    TR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2020
    Tuncelı report of major ragıp gümüşpala (1936-1937)

    Zengin, Ersoy

    Ragıp Gümüşpala was born in Edirne in 1897. Ragıp Gümüşpala, who graduated from the Military Academy in 1916, fought on various war fronts during the First World War. Towards the end of the war, he was captured by the English. After living a life of captivity for a while in Egypt, he came to Turkey and joined the National Struggle. After the proclamation of the republic, he participated in the operations to suppress the rebellions of Sheikh Said (1925) and Koçuşağı (1926). After carrying out various duties, he became an intelligence officer of Tunceli governorate and command post between 1936 and 1938. He is known to have fallen captive to the rebels during operations to suppress the rebellion. After the 27 May 1960 coup, Ragıp Gümüşpala became the Chief of General Staff. He carried out this duty for a short period and retired in the same year. He founded Adalet Partisi (Justice Party) in 1961 and became a member of parliament of Izmir. Major Ragıp Gümüşpala recorded his observations and analyses on the people of Dersim as a report. Gümüşpala, who examines the people of Dersim in terms of their race, religion, sect and traditions, put forward some striking arguments. Gümüşpala reports that Tunceli Act went into effect in 1935 and the juridical and administrative staff took the office after Elaziz was established as the center of Tunceli Province. He expresses how the Republic’s government would make the region prosperous by road, bridge and school projects and what projects would be implemented in order to save the people of the region from poverty. Gümüşpala underlines the necessary precautions, presenting the elements distinguishing the Alawite and Sunni people. He manifested how the Qizilbashs moved away from the Sunni Turkish society; the sayyids and dedes misled the Qizilbashs; muftis and hodjas misled the Sunnis; how the religious authorities disconnected these two societies. He touched upon the influence of Christianity on the belief and culture of the Qizilbashs. He reports that the Armenians built church-like buildings in the regions deemed as sacred by the Qizilbashes and made them kiss a piece of bone that they put in the middle of a cross, claiming that it was the finger of His Holiness Ali. He reports that the pilgrim sites of the Qizilbashs were also used by the Armenians during the Ottoman period; and both of the races worshipped in the same location. Gümüşpala grounds the reason of the Qizilbash’s residence in Dersim, a geography where living conditions are hard, on the Sect Wars between Selim I and Ismail I in the 16th century. He states that the Qizilbashs found a space for living in Dersim having a rough terrain as a result of the politics of suppression inflicted on them by Selim I. Gümüşpala, who believed that the Qizilbash of Dersim had Turkish origins, tried to explain this argument through elements of language and culture. That the villages, clans, places and persons were referred with their Turkish names, that the sentence structures they used were compatible with Turkish syntax, that the tombstones were made of sculptures of ram, that their folk songs and tunes were the same as those of the Turks in the Central Anatolia were given as proofs of this thesis. He thinks that Turkish language of the region differs because the people of Dersim married Persian and Zaza people during their migration from Khorasan to Anatolia. He thinks that a distorted version of the Turkish language, that is a mixture of Turkish and Persian, took shape as a result of these marriages. He argues that the Qizilbashs of Dersim have sacred spaces in the mountains and in the forests because of the Shamanist tradition which the Turks had previously as belief. He claims that the name of Şamuşağı clan, located in Ovacık, was derived from Shaman/Shamo uşağı. Furthermore, that the dedes had the ability of prophecy is attributed to the Shaman belief. In his report, Gümüşpala argues that the influence and authority of the state can be realized in the region if the influence of sayyids and landlords decreases. Although certain parts of the report were previously published, the report which will be published contains much new information that can contribute to Turkey’s recent history.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
    AtıfOpenAlex2TR Dizin2
    TR Dizinİncele
  • MakaleYalnız künye2020
    Remzî Baba ve Âyîne-i İbret Adlı Eseri

    Uz, Özkan

    Bu çalışmanın konusu, 19. yüzyıl Divan şairlerinden Remzî Baba ve Âyîne-i İbret adlı manzumesidir.Çalışmanın giriş bölümünde biyografik kaynaklarda hakkında çok fazla bilgi bulunmayan Remzî Baba’nınhayatı ve eserleri anlatılmıştır. Şairin eski yazılı üç eseri de matbudur. Çalışmamıza konu olan Âyîne-i İbretdışındaki diğer eserleri hakkında künye ve içerik bilgisi verilmiştir. Bu bölümün devamında, edebiyatımızdasıkça kullanılan öğüt, nasihat, ibret nitelikli eserlerden söz edilmiş ve klasik Türk edebiyatı sahasında Âyîne-iİbret ile içerik yönünden aynı türde yazılan manzumeler kısaca tanıtılmıştır. Manzumeler tanıtılırken konuylailgili yayınlar temel alınmıştır. Son bölümde ise Âyîne-i İbret’in şekil ve içerik incelemesi yapıldıktan sonraeserin transkripsiyonlu metni verilmiştir. Hacim olarak büyük sayılmasa da Remzî Baba’nın eserlerini Türkedebiyatına tanıtarak ve Âyîne-i İbret manzumesini araştırmacıların istifadesine sunarak ilim dünyasına katkısağlamayı ümit ediyoruz.

  • MakaleYalnız künye2020
    Turkey’s fılm-censorhıp regısters and the case of soluk gecenin aşk hikayeleri

    Karadoğan, Ali; Öztürk, Semire Ruken

    In this paper, we introduce our ongoing research project on the film-censorship registers in the archives of the Turkish Ministry of Culture and Tourism. Throughout this project, we will study a large number of these censorship registers, but we confine ourselves here to an examination of the censorship and court decisions regarding the movie Soluk Gecenin Aşk Hikayeleri.

  • MakaleAçık Erişim2020
    As A Success Story on the Meaning of the 1970's Chp Municipality

    Palanci, Cihan

    With the emergence of the urban phenomenon in Turkey is developed in the domestic politics of the policy conditional funding and overall control of the central government. It took time for an autonomous understanding of municipality to settle and the fact that urban discipline had an independent trajectory was faced quite late. However, it is an obvious fact that political practices, which started at the local level and where meeting with the public took place without any preconditions, also directed central politics after a while. In this sense, Turkey's general elections in 1977 is a good example. In the period between 1973 and 1977, the dynamism caught with the successful municipality of the CHP found its worth in the general elections and the CHP came out of the ballot box with a rate of 41 percent. In the background of this success; The CHP has also partially changed the party ontology of the past, turning its face from the middle-class urbanists to the working class, who came through migration, in poverty, who could not benefit from the city facilities sufficiently. The study program that provides full local this ontological transformation, namely "socialist municipality" examine what is conceptualized as a theoretical whole, in particular CHP, Turkey will seek answers to the question what he did right. While looking for these answers, we will also examine how dynamics of local governments and local politics have developed in the world, and we will try to answer questions such as what demands of society respond to the changes experienced by cities. In parallel, the changes related to the city in our country and the demands of the society for urban administrations will be compared with the urban movements and demands in the west and efforts will be made to clarify the parallels and differences in this sense.

    • SDG 11 · Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar
    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2020
    Osmanlı Tımar Sisteminin “Kurumsal Süreklilik” Bağlamında Tahlili

    Ceyhan, Muhammed

    Tımar sistemi; toprağa dayalı ve askerî, idarî, iktisâdî, hukukî boyutları olan bir sistemdir. Bu cümleden olarak, tımar sisteminin merkezinde toprak olmakla birlikte, etki sahası bakımından devletin bütün kurumları ile ilintilidir. Bu sistemin tarihi kökenleri itibariyle çok eskilere gittiği bilinen bir gerçektir. Şimdiye kadar kökenleri ile ilgili birçok iddia ortaya atılmıştır. Ancak gerçek olan şu ki; toprak merkezli olarak kurulan bütün devletlerde bu sistemin aynısının ya da benzerlerinin olmasıdır. Bu bağlamda yine toprağın merkezde olduğu bir sistem inşa eden Osmanlı Devleti de tımar sistemini benimsemiştir. Osmanlı Devleti’nde yüzyıllarc boyunca oldukça faydalı bir şekilde işleyen bu sistemin “yozlaşması” ve zamanın gereksinimlerine karşılık verememesi nedeni ile sistem bir takım değişime ve dönüşüme maruz kalmıştır. Ancak ihtiyaçlara eskisi kadar cevap veremese de Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar varlığını devam ettirmiştir. Tam da bu noktada sistemin kurumsal olarak sürekliliği meselesi ortaya çıkmaktadır. Çalışmamızda; ilk olarak tımar sisteminin tarihi kökenlerine ve bu konudaki tartışmalara temas edilmiştir. Akabinde, tımar sisteminin Osmanlı Devleti’nde teşekkülü, sistemin yozlaşması ve buna bağlı olarak yaşanan değişim ve dönüşümler analiz edilmiştir. Daha sonra, sistemden tam anlamı ile kopuşun ne zaman ve hangi şartlarda olduğu değerlendirilmiştir. Netice itibariyle ise tımar sistemi tarihî süreç içerisinde kurumsal açıdan süreklilik göstermiştir. Bütün bu tahliller yapılırken vaka incelemeleri ve süreç takibi yöntemiyle kuram ve pratikler tespit edilmeye çalışılmıştır.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
    AtıfOpenAlex1TR Dizin1
    TR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2020
    Hatay’da varlık vergisi uygulamaları (1942-1943)

    Yedek, Şahin

    Hatay, Mondros Ateşkes Antlaşması ardından Fransızlar tarafından işgalinden tam 21 yıl sonra, Mustafa Kemal Atatürk’ün olağanüstü diplomatik gayretleri sonucu 11 Temmuz 1939 tarihinde tekrar anavatan sınırlarına dâhil edilmiştir. 1 Eylül 1939 tarihinde başlayan İkinci Dünya Savaşı’na aylar kala yaşanan bu gelişmenin sevinci, savaşın başlamasıyla bir nevi yarım kalmıştır. Savaş tüm dünyayı etkilediği gibi Türkiye’yi de hem askerî hem de ekonomik açıdan olumsuz etkilemiştir. Türkiye savaşa girmemiş olsa da bir buçuk milyona yakın genç silahaltına alınmıştır. Millî savunma masraflarının artması, genç nüfusun askerde olması bütçe açığını oluşturmuş, para basımı artmış, üretim düşmüş, fiyatlar ve enflasyon yükselmiştir. Bu gelişmeler halkı ekonomik yönden olumsuz etkilemiştir. Osmanlı Devleti’nden, Cumhuriyet’e miras kalan Müslüman nüfus genelde çiftçilikle uğraştığından Gayrimüslimler ticari piyasaya egemen olmuşlardır. Savaş esnasında yaşanan ekonomik sıkıntı halkın çoğunluğunu yoksullaştırırken bir takım tüccar geçinen vurguncuları ise aşırı zenginleştirmiştir. Bu dönemde ithalat işleri özellikle Gayrimüslimlerin elinde olduğundan kazananlar da yine bu tüccarlar olmuştur. Kazançlar karaborsacılık, stokçuluk ve vurgunculuk gibi yasa dışı yollarla elde edildiği için, vergiden de kaçırılmıştır. Bu yüzden devlet hazinesi gereken geliri sağlayamamış, kamu işlerinde güçsüz ve çaresiz kalınmıştır. İşte bu ekonomik kaostan çıkmak için 1942 yılında bir defaya mahsus olmak üzere Varlık Vergisi çıkarılmıştır. Aşırı kazanç sağlayanlardan alınmak üzere çıkarılan bu vergi, çiçeği burnunda bir il olan Hatay’da da uygulanmıştır. Bu vergi, uygulamaları esnasında ve sonrasında devlete karşı yurtiçinde ve dışında kara propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Gayrimüslim nüfus bakımından hiç de azımsanamayacak bir il olan Hatay’daki Varlık Vergisi uygulamaları ise bu açıdan değerlendirildiğinde çok önemlidir. Fakat bugüne kadar bu konuda hiçbir çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmada, Hatay’ın ilçeleri de dâhil olmak üzere vergi mükelleflerinin isimleri, vergi miktarları listeler hâlinde yerel gazete Yenigün’den faydalanılarak sunulmuştur. Çalışmamız, Varlık Vergisi uygulamalarına farklı bir kapı aralayarak, bu uygulamaların içeriğinin anlaşılmasına katkıda bulunacaktır.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
    AtıfOpenAlex2
    TR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2020
    The Change and The Transformation of The Process and The Transaction on The Ottoman Bureaucratic Document: Transition from The “Single Document” System of The Classical Period to The “Attached Document” System of The Tanzimât Period

    Ceyhan, Muhammed

    In the Ottoman historiography, archival documents, which the state produced for its bureaucratic procedures and which are kept in various archives, come to mind as the most referred source due to thier value of source and their precedence over the other sources as to their reliability. However, the most basic problem that we face is properly making use of these documents and producing knowledge. In this regard, having a good knowledge of the diplomatics as much as having a good command of the language of the documents will undoubtedly facilitate the knowledge acquision and production. Especially, considering that the functions and the procedures of the Ottoman institutions changed in time and that new institutions were established, we must know that the diplomatics of the documents produced in the classical period and Tanzimat period are not identical. This is because Tanzimat was a period in which the language, form and function of the bureaucratic document were new as much as it was a period of breaking point with which the institutions and their functions assumed a new form. In our study, the change and the transformation of process and transaction among the departments of the documents – the products of the process of state bureaucracy- called “hazine-i evrâk” and which descended to our time will be examined in terms of diplomatics. In the study, the data were analyzed by using “example case study method”. In this context, sample documents belonging to the Traditional and Tanzimat eras were determined and both the original versions and the translations of these documents are presented in the appendix. Thus, the differences between the transaction and the treatment on the documents of both periods was tried to be revealed.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2020
    Hunter Bird Breeding / Bâzdârânlık in the Ottoman Empire (Western Anatolia Example)

    İnbaşı, Mehmet; Hazirbulan, Tahsin

    Hunting, which emerged as a means of subsistence, turned into a military training, sport and entertainment for the state and dynasties in parallel with the development of human-centered civilization. In the social and cultural lives of the Turkish States and their communities, which have a steppe tradition, hunting and hunting cult have a greater fluence as a philosophy of life. Sultans, princes, and high-level bureaucrats have continued the old hunting tradition since the founding years of the Ottoman Empire. Changes in the palace administration in the classical age also affected the hunting establishment. Organization: In the Birun part of the palace, "Shikar Agaligi" and in Enderun "Dogancibasi" reached a structure closest to Sultan in groups of cakirci, sahinci, atmacaci and doganci. In the countryside, the people who feed hunters and game birds for the palace are called “bazdaran”. The provincial organization consists of separate units under the leadership of “Ser Bazdaran”, namely sayyâd, seer, taker, trapper, poultry, nest-maker, tulle, and puppy. Each member of the organization was assigned by the administration with a certificate and saved timar (fief) for their services. Bâzdârâns were exempted from customary and religious taxes and wars in return for their services. Independent detailed and icmal tahrir registers were kept for the bazdaran timar, which were given throughout the imperial geography. In these registers, the bazdaran fiefs given in districts, townships, and villages and by whom these fiefs were appointed for which duty were recorded. In our article, it will be revealed that the bazdaran timar found in Biga, Karesi, Saruhan, Karahisar-ı Sahib, Sultanönü, Mentese, Kastamonu and Hüdavendigâr, by whom these fiefs were saved, and which hunting birds were. In addition, the organization's structuring in Western Anatolia will be revealed

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
    AtıfOpenAlex4TR Dizin6
    TR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2020
    Osmanlı Devleti’nde Ruhsatsız Olarak İnşa Edilen Kilise, Manastır, Havra ve Mektepler

    Ceyhan, Muhammed

    Osmanlı Devleti’nin çekildiği coğrafyalarda birçok ulus devletin kurulmasına rağmen bugün bir ulus devletin çatısı altında bile birden fazla milletin bir arada yaşayamaması ve her daim aralarında bir mücadelenin var olması, şüphesiz ki onları birbirine bağlayan harcın=hoşgörünün bu topraklardan silinmiş olmasıyla ilgilidir. Söz konusu coğrafyada birden fazla milletin yüzyıllar boyunca tek bir hâkimiyet altında bir arada yaşamaların, bildiğimiz üzere Osmanlı Devleti’nin bu bölgeyi uzunca bir müddet “hoşgörü” zemininde idare etmesi ile mümkün olmuştur. Tersinden bakıldığında ise Osmanlı Devleti’nin asırlarca hüküm sürdüğü coğrafyalarda hâkimiyetini ayakta tutabilmesinde, işte güdülen “hoşgörü siyasetinin” etkili olduğu söylenebilir. Bu bakımdan hem yöneten hem de yönetilen açısından elzem olan “hoşgörü” mefhumunun, İslâm ve Türk medeniyetinin bir ürünüolarak fethedilen bütün topraklara yayıldığı ve bu sebepten de devlet hâkimiyetlerinin asırlarca sürdüğü malumumuzdur.Hoşgörü denince şüphesiz ki akla ilk gelen, dinî inançlara tanınan özgürlüklerdir. Bilindiği üzere Osmanlı Devleti’nin, fethettiği yerlerde eski kilise, manastır ve havraların mevcudiyetini kabul ettiği ancak yenilerinin inşa ve tamirine izin vermediği yönündeki yaygın görüş vardır. Ancak arşiv kaynaklarını teorik ve pratik boyutları ile incelediğimizde söz konusu gayrimüslimlere ait yapıların inşa ve tamirlerine ihtiyaç dâhilinde müsaade edildiği görülmektedir. Bu bağlamda Osmanlı Devleti’nde kilise, manastır, havra ve mekteplerin inşası ve tamirine tanınan hak ve özgürlüklerin neler olduğu, yeniden kilise ve manastır inşasının mümkün olupolmadığı, herhangi bir sebeple tahrip olmuş olan ibadethanelerin tamirine izin verilip verilmediği, tanınan izin ve hakların ne sebeple verildiği ve ne şekilde icra edildiği gibi sorulara araştırmamız kapsamında cevap aranmıştır. Ancak bu çalışmamızda asıl hedeflenen; ihtiyaca binaen dini yapı inşasına izin verilmesine rağmen kaçak olarak inşa edilen kilise, manastır, havra ve mekteplerin neden inşa edildiği, en çok nerelerde inşa edildiği sorusuna cevap aramaktır. Bu çerçevede sayısal verilere de yer verilmiştir. Bu sorulara cevap aranırken verilen izinlerin özellikle hukukî dayanakları ve sosyal gerekçeleri analiz edilecektir. Esasen bu çalışma, yıllardır ibadethane inşası ve tamiri konusundaki yanlış bilinenleri de tashih etmeyi amaçlamaktadır. Sorularımıza cevap aranırken Osmanlı Arşivi’ndeki konu ile ilgili kaynaklar “örnek vaka inceleme” yöntemi çerçevesinde değerlendirilecektir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
    AtıfOpenAlex3TR Dizin3
    TR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2020Scopus SJRQ3
    Hazret-i pîr’e mihmân olanlar

    Ceyhan, Muhammed; Alandağlı, Murat

    Tarih ve tarihî kaynak denince ilk olarak akla devletler ve onların resmî olarak ürettiği arşiv materyali gelmektedir. Bu durumda toplumun sesini sadece devletle olan irtibatı ölçüsünce duymak mümkün olmaktadır. Oysa günümüzde tarihçiler artık toplumların ve bireylerin ne düşündükleri, nasıl bir hayat yaşadıkları gibi daha spesifik sorulara cevap aramaktadır. Tam da bu noktada yeni tarih ve tarihçilik algısına katkı sunacak bir eser tarafımızdan tespit edilmiş ve yeni yaklaşımlar çerçevesinde analiz edilmiştir. Söz konusu eser; Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde 2216 numara ile kayıtlı 13 Aralık 1921 - 29 Ağustos 1925 tarihleri arasını kapsayan Hacı Bektaş Veli Hazretleri Türbesinin Ziyaret Not Defteri isimli kaynaktır. Bu kaynak; Alevi ve Bektaşi toplumu için derin bir mana ve varlık vesilesi addedilen Hazret-i Pîrʼin dergâhına toplu ve bireysel olarak gelip misafir olanların bu kutsal mekândaki duygu ve düşüncelerini serbest olarak, oldukça safiyane bir şekilde kaleme aldıkları ve dile getirdikleri bir eserdir. Kaynaktaki veriler çerçevesinde ziyaretçilerin devletin çeşitli kademelerinde memur ve asker, sivil-sıradan vatandaş ve hatta yabancı ülke vatandaşları olanlar şeklinde sınıflandırılabilmektedir. Bu zenginlik, defteri oldukça önemli kılmaktadır. Nitekim bu vesile ile toplumun hem sivil kesiminin ve hem de devletin temsilcilerinin sesini bir arada duyma imkânı doğmuştur. Diğer taraftan kaynak bize dönemin dinî, siyasî, askerî ve içtimai hayatına ilişkin oldukça zengin bilgiler sunmaktadır. Bilhassa zaman dilimi bakımından bir devrin sonu ve başka bir devrin başlangıcına isabet eden bu defter; bir manada Osmanlının ölüm acısına Cumhuriyetin ise doğum sancına şahitlik etmesi, dönemin insanlarının duygu ve düşünceleri ile manevî hayatları ve itikadî duruşlarını yansıtması bakımından da farklı bir değeri hak etmektedir. Çalışmamızda, söz konusu defterden elde edilen veriler Alevilik ve Bektaşilik üzerine yazılan literatür desteğinde nitel ve nicel analiz yöntemi ile değerlendirilmiştir.

    AtıfOpenAlex2TR Dizin2
    TR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2020Scopus SJRQ3
    Iı. abdülhamid döneminde garip bey adlı alevidedesinin trablusgarp’a sürülmesi

    Altı, Aziz

    19. yüzyılda Çorum’a bağlı Alaca (Hüseyinabad) kazası bünyesinde yoğun bir Alevi nüfusunu barındırmaktadır. Alaca’da ikamet eden Dede Garkın ocağı dedelerinden Garip Dede, burada irşat faaliyetlerini sürdürmüştür. Bölgede nüfuzlu ve etkin olan Garip Dede’nin bazı faaliyetleri merkezi otoritenin dikkatini çekmiş ve yapılan tahkikat neticesinde Garip Dede’ye çeşitli suçlamalar isnat edilmiştir. Bu ithamlar arasında Garip Dede’nin devleti mali açıdan zarara uğratması, kanun kaçaklarını barındırması ve taliplerinden “dedelik hakkı” adı ile para toplaması gibi maddeler öne çıkmaktadır. Soruşturma neticesinde Garip Dede’nin suçlu olduğu hükmü verilerek Trablusgarp’a sürgün edilmiştir. Siyasi otorite tarafından Trablusgarp gibi uzak bir yerin seçilmesi bilinçli olarak tercih edilmiştir. Alaca ve çevresinin yoğun bir Alevi nüfusu barındırması ve Garip Dede’nin bu topluluk üzerindeki tesirinden çekinen Devlet onun bu bölgede kalmasını sakıncalı bulmuş ve onu Trablusgarp’a sürgün etmiştir. Garip Dede sürgün günlerinde çok sıkıntı çekmiş hatta sağlık durumu bozulmuştur. Garip Dede’nin sürgünde olmasından dolayı ailesi de başsız kalmış ve geçinmekte zorlanmıştır. Garip Dede ve ailesi gerçekleştirilen bu sürgüne itiraz ederek Garip Dede’nin masum olduğunu savunmuşlardır. Garip Dede’nin ve ailesinin girişimleri merkezi otorite tarafından haklı görülerek Garip Dede affedilmiş ve memleketine geri dönmüştür. Ele alınan çalışmada Garip Dede’nin kim olduğu, sürgün edilme sebepleri, sürgün olayı, sürgünde yaşadıkları, affedilmesi için verdiği mücadele ve memleketine geri dönüş süreci işlenmiştir.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2020
    Muş Bölgesi Aşiretlerinin İç Çelişkileri Çerçevesinde Yerel ve Merkezi İktidarlaDiyalektik ve Dikotomik İlişkisi

    Ors, Orhan

    Bu çalışmada, Osmanlı ve Fransız arşiv belgeleri esas alınarak Muş bölgesinde mukim bulunan aşiretler arası gerilimler ile aşiretlerin Osmanlı merkezi iktidarıyla geliştirdiği ilişkiler değerlendirilecektir. Osmanlı’nın son dönemine yoğunlaşacak olan çalışma, bu dönemde Muş ve çevresinde yaşayan halkın sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve sosyo-politik durumlarını mercek altına almaya çalışacaktır.

    • SDG 16 · Barış, Adalet ve Güçlü Kurumlar
  • MakaleAçık Erişim2020
    Mektepten Şekâvete: Hormekli Zeynel Efendi’nin Hikâyesinin Aşireti ve BölgeTarihindeki Yeri

    Çakmak, Yalçın

    Zeynel Efendi’nin hikâyesi, sade bir biyografik önem arz etmenin ötesinde aşireti içerisindeki yeriyle birlikte, aşiretlerarası ve Hormek ile Osmanlı Devleti ilişkilerini serimlemek açısından önem arz etmektedir. Bu açıdan sözlü ve yazılı tarih ekseninde 19. yüzyılın son çeyreğinden 20. yüzyılın başına uzanan Hormek aşireti ve Zeynel Efendi merkezli anlatılar, genelde Kızılbaş/Alevi özeldeyse Varto tarihi ve bölgedeki aşiret ilişkilerine dair önemli bilgiler sunar. Bunun da her şeyden evvel mezhepsel bir çekişmeden mi yoksa yerele özgü aşiret dinamiklerinin yarattığı koşullardan mı kaynaklandığı bir tartışma konusudur. Bu makalede, mevcut soruları da içermekle birlikte; Zeynel Efendi’nin Harput’taki mektep yaşantısından şekâvete uzanan yaşam öyküsü ekseninde, Hormek aşiretinin bahse konu zaman aralığında bölge tarihi içerisindeki yeri ile öneminin sözlü ve yazılı kaynaklarla aydınlatılmasına katkı sunulması amaçlanmaktadır.

  • MakaleAçık Erişim2020
    The copts in nevrekop and razlik according to the tax records in the middle of the 19TH century

    Altı, Aziz; Kartal, Kazim

    The Ottoman State accommodated communities belonging to different belongings within its borders from its establishment to its collapse. The Ottoman social order is a structure built on diversity, and this mosaic society model is shaped according to differences in belief and is secured by law. This model has a pluralistic character in socio-cultural and religious plan. This pluralism in the Ottoman state was understood and implemented in the form of securing and sustaining differences. Accordingly, different religious and cultural sections of the society could come together in the Ottoman Empire, but they would not cease to be themselves. Each group or congregation maintained and continued its own religious characteristics, language, culture, ideas, and way of living. This multiculturalism in the Ottoman State was the building block of the Ottoman nation system. Copts are also a community within the Ottoman society. In this study, it was tried to make an inference about Muslim / Christian Copts who lived in 19th century in Nevrekop and Razlık districts based on the tax books / records in the Ottoman Archives of the Presidential State Archives Directorate.

    AtıfTR Dizin1
    TR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2020
    Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Örnek Bir İdareci: Vali İbrahim Ethem Aykut’un Hayatı ve İdari Faaliyetleri

    Zengin, Ersoy

    İbrahim Ethem Bey, 1888 yılında İstanbul’un Eyüp semtinde dünyaya gelmiştir. İlk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra, 1910 yılında Mekteb-i Mülkiye’den mezun olmuş ve aynı yıl İstanbul Valiliği’nde maiyet memuru olarak staja başlamıştır. 1913 yılında Balkan Savaşları’nın devam ettiği bir dönemde stajını tamamlamak için Edirne vilayetinin Kırkkilise (Kırklareli) sancağının Yenice nahiyesine müdür olarak atanmıştır. 1914-1918 yılları arasında Enez ve Kavaklı’da kaymakamlık yapmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın sürdüğü bu dönemde hükümetin verdiği görevleri başarı ile yerine getirmiştir. Kurtuluş Savaşı yıllarında Konya, Aydın ve Hüdavendigar (Bursa) vilayetlerinin bazı kazalarında kaymakamlık yapmıştır. İbrahim Ethem Bey; savaş, işgal ve karışıklıkların hüküm sürdüğü bu dönemde kamu düzenini sağlama adına birçok kez hayatını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Konya İsyanı’nda (2 Ekim-22 Kasım 1920) Saiteli kaymakamı olan İbrahim Ethem Bey, isyanı bastırmaya çalışırken esir düşmüş ve bu esaretten şans eseri olarak kurtulmuştur. 1921 yılında Aydın’ın Çine kazasında çetecilerle girdiği çatışmada bacağından yaralanmıştır. Yunan işgali altındaki Aydın ve İzmir’de tedavi olmaya çalışmış, daha sonra İstanbul’a geçmeyi başararak burada tedavisine devam etmiştir. Tedavi sonucunda ayağı kesilmekten kurtulsa da topal kalmış ve hayatının geri kalan kısmını sakat olarak geçirmiştir. Cumhuriyet Dönemi’nde de yeni devletin kuruluş zorluklarına şahitlik etmiştir. Kars, Sinop, Urfa, Gümüşhane, Erzurum, Balıkesir, İzmir ve Samsun’da valilik yapmıştır. Urfa valiliği sırasında aldığı önlemlerle Ağrı İsyanı’nın Urfa’ya sıçramasını önlemiştir. Tarihimizde “Topal Vali” olarak bilinen İbrahim Ethem Aykut, 30 yıldan daha uzun bir süre sürdürdüğü idarecilik yaşamında görev yaptığı yerlerde başarılı bir yönetim sergilemiş ve ölünceye kadar Cumhuriyet hükümetlerinin itimat ettikleri bir idareci olmuştur. İbrahim Ethem Bey’in yönetim anlayışındaki disiplin ve halkla etkili iletişim kurma becerisi onu başarılı bir idareci yapmıştır. Bu makalede, yakın dönem Türkiye tarihinde örnek bir idareci olarak öne çıkan İbrahim Ethem Aykut’un hayatı ve idari faaliyetleri incelenmiştir.

    AtıfOpenAlex3TR Dizin1
    TR Dizinİncele
  • MakaleYalnız künye2020
    In the novel by tarık buğra of the national ıdeal symbolıc face: küçük ağa

    Akar, Yeliz

    Changes in socio-cultural structure of nations are reflected in their literary works with all their reflections. Turkish literature includes characteristic examples that symbolize the reflective role of art as well. Especially the Turkish novel of the Republican era witnesses the adventure of being rebuilt with its structure nourished from the recent history and Anatolian people. This situation prepares the ground for the new school like the country literature that started in the 1920s and continues to the present day. After 1950, Tarık Buğra joined this school. Tarık Buğra reflects the impact of national struggle on society's memory from a different perspective. The Küçük Ağa is the symbolic expansion of this situation. Küçük Ağa is the embodied spirit of the culturally changing mindset; the author narrates the person who is strong-willed to reestablish his future against the empire's suicidal situation in the name of Küçük Ağa. In the context of the reflections of the National Struggle on literature, we have examined this study in two main sections with reference to the transformation experienced by the protagonist. In the first part, we discussed the personalized face of the concepts of the sultan and the caliphate, and in the second part, we discussed the will of the Turkish society that fought for existence by clinging to the judgmental side of the national ideal.

    AtıfTR Dizin1
    TR Dizinİncele
  • MakaleAçık Erişim2020
    Cumhuriyet Dönemi’nde (Muş) Varto’da Yaşanan Depremler (1946-1966)

    Zengin, Ersoy

    Bu çalışmada Muş ilinin Varto ilçesinde 1946-1966 yılları arasında gerçekleşen beş deprem incelenmiştir. Tarihi kayıtlar 1575, 1678, 1709 ve 1784 yıllarında da bölgede depremler gerçekleştiğini göstermektedir. 1866 yılında Varto’da gerçekleşen depremde 200 can kaybı olmuştur. 1903 tarihinde Muş’un Malazgirt kazasında gerçekleşen depremde 2.803 kişi hayatını kaybetmiştir. 1946, 1950, 1956, 1957, 1959 ve 1966 yıllarında Varto’da depremler gerçekleşmiştir. Asıl yıkıcı depremler 31 Mayıs 1946 ve 19 Ağustos 1966 yıllarında meydana gelmiştir. 1946 depreminde 839 kişi ölmüş, 349 kişi yaralanmış, 3.000 bina da ağır hasar görmüştür. 1966 yılında can kaybının olduğu üç deprem yaşanmıştır. 7 Mart’ta altı, 11 Temmuz’da 12 can kaybı olmuşken, 19 Ağustos tarihli depremde Varto’da 2.101 kişi hayatını kaybetmiş, 1.246 kişi ise yaralanmıştır. 5.306 bina ya yıkılmış ya da ağır hasar görmüştür. Varto’da Sosyo-ekonomik hayat alt üst olmuş, depremlerin yarattığı tahribat bölgede yıllarca hissedilmiştir. Türkiye’de yaşanan depremler on binlerce insanın hayatını kaybetmesine, yaralanmasına ve yüz binlercesinin evsiz kalmasına neden olmuştur. İnanılmaz boyutlarda maddi ve manevi yıkıma neden olan depremlerin yeterince incelendiğini söylemek zordur. Depremlerin toplumda yarattığı kayıplar çok yönlü incelenmeye muhtaçtır. Geçmişte meydana gelmiş depremlerin incelenmesiyle fert, toplum ve devletin felaket zamanında nasıl bir mücadele sergilediği ortaya koyulabilir. Geçmişin pratiğini ortaya koyan tarih çalışmalarının jeo-bilimlere yol gösterici olacağı muhakkaktır. Depremlerin birçok kez yıkıp harabe haline getirdiği Varto ve çevresi Türkiye’deki deprem gerçeğini acı bir şekilde ortaya koyması bakımından incelenmeye değerdir. Varto ve çevresinde yaşanan depremler, dönemin basınına başvurularak incelenmiştir.

    • SDG 11 · Sürdürülebilir Şehirler ve Topluluklar
    AtıfOpenAlex5TR Dizin4
    TR Dizinİncele